Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olmazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı. Lakin tembelliğe alışmış olan kafası bunu bulamıyor, bulmak için uğraşmaya üşeniyor, yanlış ve bayağı olduğunu sezdiği şeyleri de kabul edemediği için selameti firarda buluyordu…
Zeki olmak , kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götüremedikten sonra… Zekamız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor…
Seçtiğimizin yanlış olmasından, daha iyisini kaçırmaktan korkuyoruz sanırım. Seçim yapma süreci beynimizi öyle bir yoruyor ki bir yerde tamamen pes ediyoruz. Her ne seçersek seçelim, beynimiz bir şekilde pişmanlık yaratmayı başarıyor. Oysa belki de mesele doğru seçimi yapamamak değil, her seçeneğin aynı anda kusursuz olmadığını kabul edememek. Seçeneklerin bolluğu, seçenekler içindeki olasılıkların sonsuzluğu, karar verme mekanizmamızı tamamen çökertiyor. Belki de mesele doğru seçimi bulmak değil, bir karar verip onunla mutlu olmayı öğrenmek. Kararsızlık bir sona ve sonuca ulaşmaz, o yüzden bazen durup basit bir “Evet” ya da “Hayır” demek her şeyi çözebilir.
Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekilde sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum…