Sevmek… sevmek? Birini ya da bir şeyi gerçekten seversek eğer, kendi gözlerimizle değil onun gözlerinden bakarız dünyaya. Onun için hareket eden bir varlığa dönüşmeye başlar özümüz.
Sevmek, sadece dile dökülen bir söz değil, aksine içimizde her an yankılanan ve eylemlerimize anlam kazandırandır.
İnsanlar her şeye seviyorum diyebiliyor artık? Hakikaten seviyorlar mı peki?
“Seviyorum” dediğimizde, sevdiğimiz için verdiğimiz özen ve çaba, o sevginin gerçekleştiğini ve derinliğini kanıtlamalı. Sadece hoş bir his olarak kalmamalı, emeğe dönüşerek anlam bulmalı.
Gerçekten seviyorsak eğer, insanı insan yapan en saf gerçekliği tadabiliyoruz demektir. Sevin.
Bence bu yaşam ve ölüm meselesini fena halde yanlış anlamışız. Bence burada, yeryüzünde, gölgem deşikleri şey benim hakiki cismimdir. Bence ruhani şeylere bakarken, suyun içinden güneşi gözlemleyen ve o yoğun suyu havaların en seyreği zanneden istiridyelere fazlasıyla benziyoruz. Bence bedenim, daha üstün varlığımın tortusundan başka bir şey değildir. Hatta bedenimi kim isterse alsın; alsın diyorum, o ben değilim.
Halbuki bütün arkadaşlarının gözünde sanki sihirli bir gözlük vardı ve onların kendilerini görmelerine mani oluyordu. Bu kadar ahmakça bir körlüğe başka türlü mana verilemezdi. Anasının düzgün ve boyalarını çalıp sürünerek mektebe gelen bir kızın başka bir kıza, tırnaklarını biraz sivriltmiş diye kinayeli laflar söylemesi; oğlan çoçuklarla pazar günü gezmeye gidip bütün şehre yayılacak kadar kepazelik çıkaran ve bu yüzden daha iki gün evvel inzibat meclisine çıkıp bir hafta muvakkat tart alan bir zavallının hiç yüzü kızarmadan “ Aman yarabbi! Hiç utanmak kalmamış… Ayşe’nin Ahmet’le gezişine bakın!” demesi sadece gevezelik ve düşüncesizlik olamazdı.
Suiniyeti esas olarak kabul eden ve bir insanın dürüst, samimi ve namuslu olabileceğine ihtimal vermeyen bir kimseye karşı kendini müdafaa edebilmenin hazin imkansızlığı onun elini kolunu bağlamıştı.