Niçin, aynı kandan gelmiş, aynı karında yatmış, aynı sütü emmiş, aynı çatı altında, hatta aynı dadı tarafından büyütülmüş iki kardeş; mesela Avrupa’nın göbeğinde doğmuş bir Fransız’la, Asya’nın ortasında dünyaya gelmiş bir İranlı kadar birbirine yabancıdır? Birbirinin dilinden anlamaz!
Niçin, sevişerek birbirinin kollarına atılmış ve şeriatın, kanunun, cemiyetin hükümleriyle birbirlerine kenetlenmiş iki insan aynı yatakta, sımsıkı sarılmış oldukları dakikalarda bile, göklerdeki yıldızlar kadar birbirine uzaktırlar?
Bu korkunç sırrı çözmüş kimse var mı? Ben cahil ve budala küçük bir kadınım, bilmiyorum… ve bu uzaklık, bu yakınlık hissi beni mahvedecek Fetişim…
“Dünyada ‘saadet’ diye bir şey yoktur. Saadet bir telakki meselesidir. Mesut olmayı bilen insan mesut olur. Bilmeyen ise ne aşk ne para ne şöhret… Hiçbir şey mesut edemez.”
“Çocuksun sen, delisin sen!” diyordu bir ses. Annemin sesi. İnsan hangi yaşta olursa olsun, anasını arayıp çocuklaşıyor. Göreceksiniz siz de, daha sonra, karanlıklar bastığı zaman…