Dilruba K.

Dilruba K.
@dilrubakaplan
7/10
·176 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
Jokha Alharthi’nin kaleminden okuduğum ikinci kitap Turunç Ağacı. Tıpkı Dolunay Kadınları’ndakine benzer bir anlatımla, yine karakterler ve zamanlar arasında mekik dokuyarak bir hikâyeye eşlik ediyoruz. Yalnız bu sefer farklı olarak bu sefer biraz daha dağınık bir şekilde, bir kaybın çevresinde, Zuhur’un ailesine, büyüdüğü çevreye, köklerine iniyoruz. Büyükannesi kaybetmesiyle onun omuzlarına binen, taşımak zorunda kaldığı yükü daha derinden okuyoruz. Neden taşımak zorunda kaldığı yük? Aslında Dolunay Kadınları’ndaki gibi Turunç Ağacı da yıllar öncesinden bugüne, Orta Doğu’da bir kadın olarak var olmak, kadının toplum içerisindeki rolünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken kadınların hayatlarını bir zincir gibi diziyor, bir önceki kuşağın bastırılmışlığı, vazgeçtikleri ya da kaybettikleri bir sonraki kuşağın omuzlarına çöküyor. Kadınların yasları, kaybettikleri çocukları. Vazgeçmek zorunda kaldıkları hayatları. Hiç sahip olamadıkları hayatları. Bu yüzden kitap boyunca büyükannenin, Amir’in kızının hikayesini öğrenirken tekrar tekrar okuyoruz Zuhur’un büyükannesinin hiç sahip olamadıkları altında ezilmişliğini. Turunç Ağacı hissettirdikleri ve anlattıklarıyla güzel bir kitaptı. Sadece Dolunay Kadınları’na kıyasla bir kurgu çevresinde ilerleme hissedemedim. Yani çok dağınık ve kopuk hissettirdi bu sefer.
Turunç AğacıJokha Alharthi · Timaş Yayınları · 2023279 okunma
Reklam
9/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
Sally Rooney’den okuduğum üçüncü kitaptı. Yazarımızın ilk romanıymış. İlk kitabından itibaren yazım tarzını bu kadar net bir şekilde ortaya koyabilmesi ve diğer kitaplarında da devam ettiği çizgi oldukça istikrarlı. Rooney’nin kitaplarını okuduktan sonra çoğunlukla beğenilme-beğenilmeme arasında ya da beğenilse bile “çok da beğenememe” safhasında kaldığını görüyorum. Ben şimdiye kadar okuduğum üç kitabını da çok beğendim. (Güzel Dünya Neredesin, Normal İnsanlar ve Arkadaşlarla Sohbetler) Çünkü yazarın griden siyaha yakın, toksik ilişkiler çevresinde herhangi bir sonuca ulaşma çabasında olmayan, oradan oraya savrulan karakterle yazdığı; kitabın sonunda okuru tatmin etme amacı taşımayan kurgularını seviyorum. Karakterlerin iç dünyalarını “böyle yapıyorum çünkü böyle hissediyorum” açıklamasında olmaksızın, davranışları ve sözleriyle hissettirerek, en anlamsız tavırlarında bile kendimden bir parça bulmayı, ya da benden çok uzak karakterler olsa da kararlarına kızsam da hangi denklemlere dayanarak bu kararları verdiklerini anlamaya çalışmayı ya da hiç anlayamamayı seviyorum. Kitabımız 20’li yaşlarının başındaki Frances, ex manitası ve yakın arkadaşı Bobbi’nin tanıştıkları yazar Melissa ve aktör kocası Nick ve tabii ki bu karakterlerimizin arkadaş çevresi ve aileleri ekseninde dönüyor. Ancak ana odak noktamız bu dörtlünün birbirleriyle karmaşıklaşan ilişkileri. Daha doğrusu Frances ve Nick’in ilişki yaşamasıyla başlıyor bu karmaşa. Buradan sonra karakterler özelinde analiz ve düşüncelerimle incelemeye devam edeceğim. Dolayısıyla olay ve durumlara değineceğim. Öncelikle Frances tamı tamına incelenmesi gereken bir vaka. Frances kendini entelektüel ve zeki göstererek duygularını kontrol ettiğini düşünen bir karakter. Hayır sana aşık değilim dediğinde aksini hissetse bile
Arkadaşlarla SohbetlerSally Rooney · Can Yayınları · 20241,604 okunma
10/10
·224 syf.··
Beğendi
·
2025 25. kitabı
Alex Schulman kendisinden okuduğum ikinci eseriyle beni bir kez daha yazımına, kalemine hayran bıraktı. Kitabımız bu sefer bir aileyi merkezine alıyor. Üç erkek kardeş olan Nils, Benjamin, Piere ve Anne ile Baba. Bir yandan annelerinin ölümünün ardından eski yazlık evlerine yaptıkları yolculuğu bir yandan ise eski yazlık evdeki çocukluk anılarını okuyoruz. Benjamin ortanca çocuğumuz. Ve bence tepkileri, olaylara yaklaşımı ile birçok insanın bağ kurabileceği, hikayenin illa ki bir noktasında sessizce kendisini görebileceği bir karakter. Gözlemci. Onarıcı. Bir şeylerin ufacık bile iyiye gittiğini gördüğünde umuda kapılıyor. Küçük rahatsızlıklar bile onu tedirgin ediyor. Ve yazar tüm bu hisleri öyle iyi aktarıyor ki. Kelimeleri kullanımına, benzetmelerine, mekan tasvirlerine hayran kaldım. Aile içi travmaları, mekansal anlatıyı, zamanlar arasında geçiş yaparak öyle ustaca işliyor ki hikayenin akışına kapılmamak elde değil. Çok durgun ilerliyor aslında. Sanki yazlık evin uzağında, bir tepeden izliyorsunuz onları, anılarını. Anne babanın bağırışları bazen kulağınıza çalınıyor. Ama bir o kadar da hikayenin içindesiniz onlarla. Çünkü kesitler çok gerçek, çok içten ve çarpıcı. Umarım yazarın üçüncü kitabı da bir an önce dilimize çevrilir.
Hayatta KalanlarAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20252,118 okunma
8/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2025 21. kitabı
Fournier’le ilk tanışmam bu kitaba nasip oldu. Dul gibi diisr kitaplara atıfta bulunduğu için başka kitaplarıyla başlayıp yazarı daha yakından tanıyıp sonrasında da bu kitaba şans verebilirsiniz, daha verimli bir okuma olur gibi geldi o şekilde. Çok samimi, bazen savunmasız, çok içten hissettirdi yazarın anlatımı, yer yer şakalara sığınması. İsminden ve tanıtım metninden beni daha karamsar bir kitabın beklediğini düşünüyordum ama anlatı şeklinde olduğu için yazarın dili sizleri sıkmadan, bazen buruk hislerini hafifleterek, bazen nefretini kusarak, bazen güldürmeye çalışarak, bazen hislerini bastırmaya çalışarak paylaşıyor. Ama hepsinin nihayetinde sanki yazar karşınıza oturmuş da, doğrudan sizle konuşuyor. Karakter değil, yazar. Bu yüzden çok içten ve doğrudan bir okuma deneyimi haline geliyor. Dul kitabıyla devam edeceğim.
Tek Yalnız Ben DeğilimJean-Louis Fournier · Yapı Kredi Yayınları · 20258bin okunma
7/10
·496 syf.··
2025 7. kitabı
Bu kitapla ilgili biraz karışıl duygular içerisindeyim. Tam olarak beğendim diyemesem de beğenmedim de diyemiyorum. Sevdim, ama birçok eleştirim var. Öncelikle kısaca konusu; kitabımız Jasmine ve Lukov isimli iki artistik buz patencisini konu alıyor. Kendileri küçüklüklerinden beri tanışıyorlar ancak pek anlaşamıyor ve SÜREKLİ atışıyorlar. Ta ki bir gün birlikte takım olarak kaymaya başlayana dek. Öncelikle eleştirilerimin en büyük kaynağı, yazarın yazım tarzından başlamak istiyorum. Okuduğum yorumlarda pek çok kişiyi de rahatsız ettiğini görüyorum ayrıca. O kadar her şeyi uzatarak yazıyor ki bunun sonu gelmiyor. Betimlemeler, iç düşünceler çok uzun ve sürekli kendini tekrar ediyor. Lukov demiyor mesela da, bana böyle böyle yapıp böyle böyle yapan adam diye betimliyor karakterleri sürekli. Ya da her bölümde AYNI iç sorgulamaları okuyoruz. Karakterler SÜREKLİ inatlaşıyor. Jasmine inatçı bir karakter, GERÇEKTEN BUNA İKNA OLDUM SEVGİLİ YAZAR. HİÇBİR ZAMAN HİÇBİR ŞEYİ İLK SEFERDE KABUL ETMEYECEĞİNE TÜM HÜCRELERİMLE İKNA OLDUM. İkinci değil üçüncü değil dördüncü değil BEŞİNCİ ONUNCU SEFERDE FALAN KABUL EDİYOR HER ŞEYİ. Bu bi noktadan sonra yorucu olmaya başladı. Komik olansa karakterlerimiz 26-30 yaşlarında yanlış hatırlamıyorsam. Ama okurken kafanızda 19-20 yaşlarında karakterlerin canlanacağının garantisini verebilirim çünkü bu inatlaşma ve cümleler otuz yaşında birisine ait olamaz. Gelelim karakterlere. Kitabı beğendim dememin büyük bir sebebini Lukov’u sevmem oluşturuyor sanırım. Kendisini otuz yaşında düşünmediğinizde komik, hikaye ilerledikçe gerçekten tanıdığımız, düşünceli bir karakter kendisi. Baya sevdiğimi söyleyebilirim hatta. Ama Jasmine’i pek sevemedim. Rahatsız edici bir karakterdi. Kitapta söylediklerinde birçok konuda haklıydı, insanların onu
Lukov'dan SevgilerMariana Zapata · Nemesis Kitap · 20201,708 okunma
Reklam