Sally Rooney’den okuduğum üçüncü kitaptı. Yazarımızın ilk romanıymış. İlk kitabından itibaren yazım tarzını bu kadar net bir şekilde ortaya koyabilmesi ve diğer kitaplarında da devam ettiği çizgi oldukça istikrarlı.
Rooney’nin kitaplarını okuduktan sonra çoğunlukla beğenilme-beğenilmeme arasında ya da beğenilse bile “çok da beğenememe” safhasında kaldığını görüyorum. Ben şimdiye kadar okuduğum üç kitabını da çok beğendim. (Güzel Dünya Neredesin, Normal İnsanlar ve Arkadaşlarla Sohbetler) Çünkü yazarın griden siyaha yakın, toksik ilişkiler çevresinde herhangi bir sonuca ulaşma çabasında olmayan, oradan oraya savrulan karakterle yazdığı; kitabın sonunda okuru tatmin etme amacı taşımayan kurgularını seviyorum. Karakterlerin iç dünyalarını “böyle yapıyorum çünkü böyle hissediyorum” açıklamasında olmaksızın, davranışları ve sözleriyle hissettirerek, en anlamsız tavırlarında bile kendimden bir parça bulmayı, ya da benden çok uzak karakterler olsa da kararlarına kızsam da hangi denklemlere dayanarak bu kararları verdiklerini anlamaya çalışmayı ya da hiç anlayamamayı seviyorum.
Kitabımız 20’li yaşlarının başındaki Frances, ex manitası ve yakın arkadaşı Bobbi’nin tanıştıkları yazar Melissa ve aktör kocası Nick ve tabii ki bu karakterlerimizin arkadaş çevresi ve aileleri ekseninde dönüyor. Ancak ana odak noktamız bu dörtlünün birbirleriyle karmaşıklaşan ilişkileri. Daha doğrusu Frances ve Nick’in ilişki yaşamasıyla başlıyor bu karmaşa. Buradan sonra karakterler özelinde analiz ve düşüncelerimle incelemeye devam edeceğim. Dolayısıyla olay ve durumlara değineceğim.
Öncelikle Frances tamı tamına incelenmesi gereken bir vaka. Frances kendini entelektüel ve zeki göstererek duygularını kontrol ettiğini düşünen bir karakter. Hayır sana aşık değilim dediğinde aksini hissetse bile