Hatice

Sultanahmet'e öyle doğrudan turistler gibi girivermeyin. Arasta'ya inen yolun üzerindeki tepeciğe çıkın, Hünkâr Kasrı üzerinden kubbe ve minarelerini bakışlarınızın içine hapsedin. Yok daha manevi hisler uyandıran, daha deruni tatlar ortaya çıkaran bir ziyaret isterseniz İbrahim Paşa Sarayı'na arkanızı dönüp, caminin avlu kapısından içeri girip, o taş merdivenleri ağır ağır çıkarak gözünüzü önce iç avluya, sonra şadırvana ve daha sonra birer birer, kubbelere yöneltin. O kubbelerle beraber siz de arşa yükselin…
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İşte böyle... İstanbul'a uzaktan bir bakış atmanın bir yeri, raconu; hatta mevsimi, eski tabirle "vakt-i merhunu" vardır. Beylerbeyi Camii'nin önündeki sebilin karşısında oturup, Boğaziçi'nin o en güzel hâlleriyle erguvanlarını Mayıs başında seyre dalmak bile, bir bilgiden kaynaklanan zaman ve mekân seçimi değil midir? Sadece şehrin geneline, siluetine değil; özeline, bir müşahhas eserine bakılırsa, o mekâna can gözüyle bakılacak noktanın seçiminde bile isabet kaydedilirse, seyrin lezzetinde bir artış olur. Misal mi istersiniz, ya gidip Süleymaniye'ye doğrudan avlu kapısından girerek bakın, ya da benim size teklif edeceğim gibi yapın. Tepebaşı'ndan, Unkapanı Köprüsü sırtlarından, Kasımpaşa Halıcıoğlu tarafından uzaktan baka baka gelin, eski Perşembe Pazarı'ndaki Sokullu Camii avlusunda şöyle bir durun, nefeslenin, doya doya seyredin Yahut önce Eminönü'nden Galata Köprüsü ayağına bakın ve son bir gayretle Zeyrek Camii önündeki düzlüğe kadar yürüyüp oradan Süleymaniye'yi bir kucaklayın da, Süleymaniye'nin tadına nasıl varılırmış bir görün. Yok biz bu kadar yolu çıkamayız derseniz, en azından İstanbul Üniversitesi arka bahçesinden şöyle bir göz atıverin. Bakalım bana hak vermeyecek misiniz?
"Ziynet-i kûhsar-ı Beşiktaş" olan bir mekânın pirinden (Yahya Efendi Hazretleri) destur almak, ayak ucunda Fatiha okumak şartıyla, kible penceresindeki taşlıktan, Fethi Paşa Korusu'ndan Beylerbeyi'ne, Paşalimanı'ndan Üsküdar'a kadarki manzarayı temaşa edin.
Şerefü'l-Mekân Bi'l-Mekin
Eskiler "şerefü'l-mekân bi'l-mekin" demişler. Bir beldenin kıymet ve şerefi orada oturanlara bağlı. Yüzlerce yıl bu tarihî beldeye ne kadar çok mübarek insan şeref katmış. Ta Ebâ Eyüb El-Ensari Hazretleri'nden Akşemseddin Hazretleri'ne, Sultan Fatih'ten nice Sâhib-üs-Seyf ve'l Kalem Sultana kadar. Ya şimdi bu tarihî şehre şeref katan mübarekler nerede? Ama şehrin tarihî şahsiyetleri, zamana damgasını vuran, mekâna ağırlığını koyan mürşitleri, o güzel insanları, o güzel atlara binip gitseler de, bu şehrin "tarihî dokusu" yerinde durmuyor mu? "Nerede o eski mekânlar, eski insanlar, eski zamanlar" demek, bize nostaljik duygular ötesinde ne kazandırır? Yeni nesillere sadece göremedikleri güzellikleri, yetişmedikleri devirleri, tanıyamadıkları insanları, artık unutulan tatları, duyulmayan kokuları anlatmak yerine, gelin "hâlihazırı" dile getirelim, o çok güzel deyişle "ele geçmezse eğer sevdiğimiz, eldekini sevelim, sevdirelim."
Beyazıt'ta Çınaraltı'nda gezinip, Sahaflar'da kitapçı tabiriyle "eşinerek" eski kitapları karıştırmayı deneyin. Nasılsa kalabilmiş birkaç sahaf-ı bi-insâf'tan bile bile kazık yiyip nasıl ancak tek nüsha (!) kitap alabileceğinizi görün. Hazır bu civarda iken, Kapalıçarşı'ya "el kâsibü’l-habibullah" yazılı kapısından girip avare avare dolaştıktan sonra mutlaka Sevim Lokantası'nda bir eski İstanbul yemeği yiyin. Yok orası tercih edilmezse çarşının Nûr-i Osmani kapısından çıkarak Sultanahmet'e dalıp Tarihî Köftecisi'nde içi pişmemiş, çiğ kalmış olduğundan midenizi yaksa da o mis kokan köftesinden yiyip, taş gibi oturan sımsıcak helvasının tadına özellikle bakın. Sultanahmet Meydanı'nda Ayasofya'ya doğru yürüyüp, III. Ahmet Çeşmesi'nde "Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmed'e eyle dua" kitabesini okuyarak şehrin bu en eski bölgesindeki anıt niteliğindeki yapılarıyla İstanbul'un neden imparatorluklar merkezi olarak seçildiğini idrak edin. İstanbul mimarisinin Osmanlı yadigârı belli başlı bütün eserlerini bilmek, sadece Mimar Sinan'ın büyük selatin camilerini değil, Sokullu, Takkeci İbrahim Ağa, Edirnekapı Mihrimah, Hadım İbrahim Paşa gibi küçük güzellerini de görmek şarttır.