Hatice

Yine Emirgan'ın yaşlı çınarının gölgesinde çay içip Yesâri hatlarına dalmak, Sarıyer'de, Göksu'da mısır yemek, Moda'da ve hele özellikle Üsküdar Kanaat'te eski usul kaymaklı dondurma yemek, Fatih-Hırka-i Şerif'te hâlâ koyun yoğurdu satan Barbaros Yoğurtçusu'na uğrayıp kaymaklı koyun yoğurdu almak, İstiklal Caddesi'nde, Kadıköy-Bahariye'de, Nişantaşı gibi semtlerdeki çingene kadınlarından zamanı gelince lavanta almak, bir İstanbul Efendisi'ne Rebul lavantası hediye etmek sadece İstanbul'da yapabileceğiniz, İstanbul'a has şeylerdir.
Reklam
İstanbul'da yaşamayı bir sanat hâline getirmek için bir Ramazan'da Üsküdar'da Atik Vâlide'yi, Koca Mustafa Paşa'da Sünbül Efendi'yi, Fatih'te Hırka-i Şerif'i ziyaret etmek, mutlaka bir sabah, yahut cuma namazını Eyüp'te, bayram namazını ise Süleymaniye'de kılmak, Beyazıt'ta, Fatih'te Kur'an-ı Kerim'i en iyi tilavet eden bir imamı (bu sene Göztepe Tütüncü Mehmet Efendi Camii'nde İlhan Tok Hocaefendi), bir mevlitte Kâni Karaca'yı, segâh bir akşam ezanını da mesela Fenerbahçe Camii'nde Yunus Balcıoğlu'dan, Fatih'te Ali Rıza Şahin'i dinlemek, Muharrem ayında bir Bektaşî-Alevî - Cemevi'nde aşure pişirilmesine, aynı işlemin Safer'de Cerrahî Tekkesi'nde yapılmasına, İlahiyat Fakültesi Camii'nde Enderun usulü cumhur müezzinlikle bir teravih namazına katılmak, Üsküdar'da Seyit Ahmet Deresi'nde, Halkalı'da Caferîlerin mersiye, Tophane'de Kadirîhâne Tekkesi'nde mir'aciyye okunmasına tanık olmak, Galata Mevlevihanesi'nde sema seyretmek sizin için her sene yerine getirme ihtiyacı duyduğunuz genel bir kural olmalı. Ramazan'ın ilk günü iftarınızı Oruç Baba'da diğer İstanbullularla açmanın zevkine varın, Laleli'deki meşhur Hasan Paşa Fırını'na yetişemediyseniz bile, Beşiktaş'daki 7-8 Hasan Paşa Fırını'nda pide kuyruğuna girip pide yahut fırından yeni çıkan bir gevrek İstanbul simidiyle eski kaşar peynirini katık edin. Baharda Hacı Bekir'de çıkan Demirhindi şerbetini içip "eski ağıza yeni taam" diyerek şükredin. Beykoz-Tolon'da hâlâ eski usulde yapılan paçanın bir tadına bakın, Süleymaniye-Darüzziyafe'de kuru fasulye, Fatih-Hünkâr'da kıkırdaklı bamya, Hacı Salih'de Bayrampaşa enginarı, Kadıköy-Yanya- 11 Fehmi Lokantası'nda hünkârbeğendi, Divan'da su böreği, Sarıyer'de artık çok yağlansa ve eski tadını kaybetse de kuş üzümlü Sarıyer böreğini yemeden İstanbul mutfağını biliyorum deme
Yaşama Sanatı - Yaşama Üslûbu
ransızcada bir tabir vardır: L'art de vivre. Yaşama sanatı anlamına gelir. L'art de genre ise yaşama üslubu demektir. Avrupa'da bir şehir hakkında tanıtıcı kitap yazılırken, basit bir rehber mahiyetinde kitap bile olsa, o şehirde "yaşama sanatı" adı verilir; "Paris'te Yaşama Sanatı", "Londra'da Yaşama Sanatı" gibi. Biz de ise nedense hep Şehir Rehberi, İstanbul Gezi Rehberi yahut en fazla İstanbul'da Yeme İçme Sanatı gibi başlıklar konup, o muhtevaya uygun bilgiler veriliyor. Hâlbuki bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi fark edemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemeyip, oradaki yaşama sanatını gerektiği gibi icra ve tatbik edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.
Kastamonu; sadece İbn-i Neccar Camii ile değil, Şeyh Şaban-ı Veli'si, Fevzi Efendi'siyle (R.A.) Kastamonu'dur. Ankara; Hacı Bayram-ı Veli'si, Taceddin Dergâhı'yla Ankara'dır. Bursa; hanedanı, Ulu Camii, Emir Sultan'ı, Eşrefoğlu Sefiyüddin Efendi'siyle Bursa'dır. Kütahya; Mevlevihane'si, neyzen, ressam Ahmet Yakuboğlu ile Kütahya'dır. Bandırma; Ali Öztaylan Efendi'siyle Bandırma'dır. Darende; Somuncu Baba Dergâhı'yla Darende'dir. O zamanlar Anadolu'nun yukarıda saydığımız yerlerinde mimarisi, medresesi, tasavvufu, musikisiyle kısaca ilmi ve irfanıyla bir zenginlik, bir neşe bulurken, şimdi ortada her manada şekilsizlik ve kalitesizlik hâli mevcuttur. Gerçi birçok merkezde adına üniversite denilen kurumlar bulunmaktadır, ama orada genellikle bilim, üniversite kampüsünün içinde kalmakta, irfan ise hemen hemen hiç bulunmamaktadır. Gerek millî eğitimde, gerekse devletin kültür politikasında Anadolu'daki bu kıymetli sanat merkezleri ilgi görmemekte, dolayısıyla halkımızda da onları görmeye niyet ve özen bulunmamaktadır. Selçuklu, Osmanlı kültürü yerli ve millî kalırken Greko-Romen kültürü hem evrenselleşip hem de, turistik tarafı bulunduğundan, ön plana çıkmaktadır. İşin esas rahatsız edici yönü, kendilerini millî ve yerli kültür taraftarı sayanların kültürel kaynaklarının zenginliği hakkında bilgisi ve onlardan faydalanma geleneğinin olmayışıdır. Birgi'de Aydınoğlu Mehmet Camii'ni görmeyen, Divriği'de Mengücekoğulları'nın eserlerini bilmeyen, Doğu Beyazıt'ta İshak Paşa Sarayı'nı aklından geçirmeyen, hatta İznik'i, Bursa'yı, Konya'yı, Edirne'yi daha da kötüsü İstanbul’da Koca Sinan'ın Rüstem Paşa ve Sokullu camilerini bile duymayan muhafazakârlarımız vardır! Böyle insanların, devletin Efes'i, Kapadokya'yı, Ani Harabeleri'ni, Akdamar Adası'nı ön plana çıkarmasına itiraz
Beyliklerden itibaren aristokrat ailelerle Anadolu'nun dört bir tarafına yayılan elitist kültür, halkçılık adına yok edilmiş, tüketilmiştir. Halbuki Osmanlı zamanında Selçuklu ve Beylikler kültür merkezleri; Konya, Kayseri, Erzurum, Malatya, Diyarbakır, Sivas, Kastamonu, Tokat, Amasya, Urfa, Mardin, Adana, Manisa, Trabzon, Edirne, Bursa, Gelibolu hatta Birgi, Hadım, Selçuk, Tire, İznik, Mudurnu, Safranbolu, Divriği, Milas, Merzifon gibi yerler kültürel zenginliklerini hep devam ettiregelmişlerdir.
Reklam