Hatice

Anadolu'daki durum da bundan farklı değildir. Oralarda da nice kitabeler aval aval bakılmak, nice el yazmaları, kitaplar mevzuları ne olursa olsun Arapça dua kitabı sanılmak ve kaç para eder diye soruşturulmak talihsizliğiyle karşı karşıyadır.
Reklam
Emirgân sadece çınaraltı, camisi ve deniziyle değil "Yesârî hatlarının" en nefisiyle Emirgan'dır. Üsküdar, kitabesini III. Ahmed ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın beraberce düşürdükleri "Dedi Han Ahmed ile bile İbrahim tarihin" deyişiyle ve kitabesindeki şiiri banisinin, yani III. Mustafa'nın sadrazamı Koca Ragıp Paşa'nın yazdığı, hattatlığını da Şeyhülislam Veliyüddin Efendi'nin yaptığı Ayazma Camii'yle Üsküdar'dır. Topkapı Sarayı, Yesarizade'nin, Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin ve padişahların hatlarıyla Topkapı Sarayı'dır. Düşünün ki İstanbul bile kendisinin dilinden anlamayan aydınlara, insanlara kalmıştır.
Bu şekilde İstanbul gibi, dünyanın en büyük açık hava hat müzesi olan bir şehir, ilgisiz ve bilgisiz seyircilere kalmıştır. Artık büyük binaların şaheser kitabelerini kimse okuyamaz, şirin sebillerin, çeşmelerin kafiyeli dizelerini, ebced hesabıyla düşürülen tarihlerini kimse anlayamaz olmuştur.
Genelde ülkenin tümünde, özelde tek kentlerdeki kültürel yozlaşmada en büyük pay kuşkusuz ki devletindir. Cumhuriyet, bir imparatorluğun tasfiyesinden sadece coğrafi sınırların daralması ve maddi kaynakların azalmasını anlayıp hesabını ona göre yapacağına, manevi kaynaklarını, yani kültürünü tasfiye etmeyi göze almıştır. Bu, bir açıdan imparatorluğun değil, "imparatorluk kültürü"nün tasfiyesidir. Yazının değiştirilmesi, dilin ve edebiyatın ölmesine, hanedan düşmanlığı, saraya aittir düşüncesiyle divan edebiyatına, klasik musikiye hatta mimariye ilgisiz kalınmasına yol açmıştır. Cumhuriyet bu şekilde kaynaklarını kuruttuğu, köksüz, bağlantısız, adına çağdaş denilen fakat evrensel ölçülerle de başarılı olamayan kuru bir kültüre kalmıştır. Devletin kültür politikası hatalı olunca, gerek millî eğitimde gerekse okul dışı halk eğitiminde tabii sonuçlar görülmeye başlanmıştır. İstanbul Üniversitesi profesörü her gün altından geçtiği kapının üzerindeki kitabede celî hatla "Daire-i Umur-ı Askeriyye" yazdığını okuyamamış, sanatkârının Şefik Bey olduğunu hiç bilememiş, okuyamadığı ve anlayamadığı bir sanattan bigâne kalarak faydalanma imkânını da kaybetmiştir.
İstanbul'u tanıtan gerek Türk gerek yabancı pek çok resim ve gravür vardır. Flaman Pieter, Coek Van Aalst, Flensburglu Melchier Lorichs gibi yabancı ressamlar; Türklerden Nasuh Matrakçı, Seyyid Lokman gibi minyatürcüler; Hoca Ali Rıza, Şeker Ahmet Paşa gibi ressamlar; Kırımlı Ayvazovski, Padovalı Fausto Zonaro, Kentish Townlı William Henry Bartlett, Luganolu Gaspare Fossati, Karlsruheli Anton Ignaz Melling, La Vallettalı Amadeo Preziosi, tablolarına İstanbul'un güzelliklerini işlemişlerdir. Mösyö Kompa'dan Kargopoulo'ya, Paskal Sebah'tan Abdullah Férres'e, Ara Güler'den Kazım Zaim, İzzet Kehribar'a kadar fotoğrafçılar İstanbul'u film karelerine sığdırmaya çalışmışlardır. Tabii, bütün bir İstanbul'u birkaç karede, tabloda, kitapta tasvire imkân yoktur. Ama İstanbul'u duymak, hissetmek, gerçek anlamda görmek ve anlamak için önce bilgi sahibi olunması gerekir.
Reklam