Hatice

Yakılıp yıkılan, işgale uğrayan ve talan edilen şehirlerimizi gördükçe, tarihin derinliklerinden bu yana devam eden serüvenimizi bir kere daha düşünüyorum. Örneğin bugün harabeye dönüşüne yandığımız Halep, aslında daha önce geçirdiği birçok yıkımın ardından yeniden yapılmış, 'yeni' bir şehirdi. Avlusundaki güvercinleri bile hasretle andığımız Halep Ulu Camii, bir gün gelecek yeniden, sanki savaş hiç Halep'e uğramamışçasına inşa edilecek. Gelecek nesiller, tıpkı bizim geçmişi unuttuğumuz gibi, yine o harikulâde avluda güvercinleri fotoğraflayacaklar, mermeri adımlayacak, şırıl şırıl sularda abdest alacaklar... Bundan 10 sene önce bizim de yaptığımız gibi, önceki yıkımları aklımıza bile getirmeyerek... Tarihi bu yönden düşününce, karşımıza çıkan manzara çok sarsıcı: Aslında sürekli yıkım ve inşa halindeyiz. Toplumlarımız da, şehirlerimiz de, eserlerimiz de. Karşımızda ayakta gördüğümüz bir eser, çoğu kez, kim bilir kaçıncı yıkımdan sonra yenilenmiş haliyle selamlıyor bizi. Bu da, bakınca gördüğümüz şeylerin ardına geçmeyi ve geçmişini tefekkür etmeyi zorunlu hale getiriyor. Peki, tarihi böyle düşünmek, bugünkü yıkımların dehşetini ve üzüntüsünü azaltıyor mu? Aslında pek değil. Nihayetinde, her seferinde bizden bir parça da kopuyor ve tarihin derinliklerinde kaybolup gidiyor çünkü. Eksiliyoruz. (28 Ekim 2017)
Sayfa 35·Kitabı okudu
Reklam
Potoçari Şehitliği'nden çıkıp Srebrenitsa merkezine doğru devam ederken, aklımda sadece Rudolf'un kahramanca hikâyesi yoktu. Çok da uzun olmayan bir gelecekte, bugünkü Suriye'nin harabeye dönmüş şehirlerini de böyle ziyaret edecektik işte. Bombardımanların sustuğu, katliamların sona erdiği, yıkıntıların temizlenip enkazın kaldırıldığı o güneşli günler geldiğinde... Ve insanoğlu, hafızasına yenik düşüp bugün yaşanan 'unutulmaz' acıları unuttuğunda... Ellerimizde fotoğraf makineleri ve dillerimizde dualarla, şehitlik şehitlik gezecektik Halep'i, Humus'u, Rakka'yı, Musul'u, Kerkük'ü... Soykırım ve katliamlar gerçekleştiğinde söyleniveren "Bir daha asla!" sözü, her şehitlik ziyaretimde bir kez daha anlamını yitiriyor benim için. Srebrenista'da da aynısı oldu. "Asla unutmayacağız!", "Unutursak kalbimiz kurusun!", "Bir daha asla buna izin vermeyeceğiz!"... Mezar taşları cevap veriyor adeta bu sloganlara: Ey diriler, boşuna yalan söylemeyin! (28 Ekim 2017)
Muhammed Tayyib Okiç Hoca
Saraybosna'ya kadar gelmişken, Türkiye'deki onlarca ilahiyat hocasını bizzat yetiştiren, ömrü gurbet ellerde yapayalnız geçen Bosnalı büyük âlim Muhammed Tayyib Okiç Hoca'nın kabrini ziyaret etmemek olmazdı. Şehir merkezine 15 dakika mesafedeki Bare Mezarlığı'nda yatan Okiç Hoca (1902-1977), Türkiye'nin İslâmî ilimler açısından en fakir olduğu bir zamanda, 1940'ların sonunda ülkemize gelmiş. Adeta Osmanlı'nın Balkanlara gösterdiği ilginin karşılığını vermek istercesine, ilahiyat fakültelerinin kuruluşunda yer alan, bölümleri ve kütüphaneleri kuran, asistanları yetiştiren Tayyib Okiç, kendisine "Yugoslav ajanı" iftirası atılmasına rağmen Türkiye'ye muhabbetini yitirmemiş bir isim. Özellikle tefsir ve hadiste derinleşen Okiç'in rahle-i tedrisinden geçen öğrenciler arasında Mahmud Esad Coşan bile bulunuyor. Saraybosna'ya yolu düşen herkesin, bu vefakâr ve fedakâr âlimin ayakucuna kadar gidip ona rahmet niyazında bulunmak gibi bir görevi de vardır diye düşünüyorum.
İsminin yanına getirilen "Bilge Kral" sıfatına, 'kral' kelimesinden dolayı bir türlü ısınamadığım Aliya İzetbegoviç, bana hep Ömer Muhtar'ı hatırlatır. Müslümanlıklarının şuurunu iliklerine kadar hisseden ve yaşayan bu iki adam, hayatlarında hiç savaş planı olmamasına rağmen (biri avukattır, diğeri de medrese hocası), kaderin sevkiyle savaş meydanlarında iki kahraman komutana dönüşmüştür. Kendi dönemlerindeki birçok savaş ustasından bir farkları vardır ama: Düşmanla silahlı mücadeleyi derin bir hikmet, ahlâk ve erdemle yürütmesini bilmişler, dostlarına da düşmanlarına da örnek olmuşlardır. Bu mücadelenin sonu ne olursa olsun (biri buruk bir barış anlaşmasıyla bitmiş, diğeri darağacına uzanmıştır), kaybeden onlar değil, düşmanları olmuştur.
Dünya kültür mirasına tarihin en büyük seyyahını armağan etmiş olmamıza rağmen, İslâm dünyası uzunca bir süredir -belki son temsilcisi Evliya Çelebi idi- seyyahlık ve gezi yazıcılığı alanını terk etmiş bulunuyor. Günümüzde Müslümanlar, dünyayı gezerken kayıt tutma ve diğer insanlara kalıcı bir şeyler aktarma kaygısından ziyade, gündelik keyiflerin peşindeler daha çok. Oysa Müslümanların, "Yeryüzünü gezin dolaşın, sizden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş bir bakın" diyen ve iki cümlelik bu direktifin içinde turizm, ulaşım, konaklama, tarih, coğrafya, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji gibi birçok alt dalda gelişimi teşvik eden bir Kitab'ın mü'minleri olarak, daha derin bir kavrayışa erişmeleri beklenir. Dünyayı Müslümanca bir şuurla gezmek, Müslümanca bir bakışla anlamak ve anlatmak da, tıpkı namaz ve diğer emirler gibi ilâhi bir görevdir. Bu noktadan bakarak, birçok şeyi yeniden düşünmek ve kurgulamak durumundayız. Siyasi karmaşalara, acılara ve dramlara takılıp kalarak, "gezmeyi boş ve süfli bir eylem olarak değerlendirmek doğru olmaz. Görevlerimiz çok yönlü ve çok boyutludur. Hem dertlerimize derman olmak için durmaksızın çalışmak, hem de dünyayı tanımak zorundayız. Bunlar, birbirini tamamlayan ve destekleyen vazifelerdir. Dünyayı gezerken, tıpkı geçmiş büyük seyyahlarımızın yaptığı gibi, gördüklerimizi kayıt altına almak olmazsa olmaz. Günümüzün modern fotoğraf teknolojilerine kanmadan, tüm ayrıntıları satırlara da aktarmak gerekiyor. Sağlam tarih okumaları eşliğinde yapılacak seyahatler, Müslümanca bir ferasetin süzgecinden geçerek yazıya döküldüğünde, İslâmî birikimin en nadide parçalarına dönüşecektir.
Reklam