Hatice

“Beyaz akçe siyah eyyâm içindir.”
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
“Hâne alma kendüne hemsâye al.”
Gazetelerin birinci sayfaları bir aydır öztürkçe, öztürkçe soyadı, radyolarda alaturkanın yasaklanması, öz Türk musikisinin yaratılması, milli opera, Ayasofya Camii'nin müze yapılması, iki gündür de ağa, hacı, hafız, hoca, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, molla, hazretleri gibi lâkap ve unvanların kaldırılması hakkında haberlerle dolup taşıyordu. Ama mesela Muş'taki zelzele felaketi kısacık bir haberle geçiştirilmişti. "Saçma," dedim kendi kendime, "çok saçma!" Düşüncemi sesli ifade ettiğimi fark edince başımı hafifçe kaldırdım; karşımda oturan adam yüzüme tuhaf bir ifadeyle bakıyordu. Göz göze gelince belli belirsiz gülümsedi ve kucağında duran tuhaf şapkayı başına geçirip yerinden kalktı. Vapur iskeleye yanaşmak üzereydi. Cumhuriyet'i de çantama koyup vapurun iskeleye iyice yaklaşmasını bekledim. İçimdeki sıkıntı gitgide büyüyordu. Vapurdan inerken Yenicami ve daha birkaç camiin minarelerinde öğle ezanı başladı, Kulaklarımın henüz alışmadığı, belki de hiç alışamayacağı "Tanrı uludur, Tanrı uludur!" sözleri bana bundan böyle muhtemelen sadece Akagündüz'ün tanrı Türkata'sını hatırlatacaktı.
Sayfa 22
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perişânımıza!
Anlamıyorum; bu toprağın ve ruhumuzun derinliklerine kök salmış bir musiki, yukarıdan bir emirle yasaklanıverince yok olur mu? Şimdilik evde, sokakta, kahvede eski musiki varlığını koruyor korumasına; fakat rivayete göre, Cumhuriyet'te bahsi geçen Musiki Komisyonu, radyolardan sonra umumi yerlerde alaturka icrasını ve plak çalınmasını da yasaklamak, piyasadaki plakları da toplatmak niyetindeymiş ve bunun çarelerini arıyormuş. Raif Bey'le bunları konuşarak uzun uzun dertleştik. İzin isteyip ayağa kalkınca, "Haa," dedi, "senin için bir şeyler ayırmıştım. Aylardır çekmecemde bekliyor." Çekmecesinden çıkarıp uzattığı paketleri aldım, kalınca olanını açmaya çalışırken dayanamadı: "Adaşının divanı," diye devam etti, "hattatı kim, biliyor musun? Yesarizade. Tezhibi de bir harika. İnanmayacaksın, birkaç gün önce sefil bir eskiciden satın aldım. Sakın kaça aldığımı sorma, söylemek zoruma gidiyor." Cildi, yazısı, tezhibi ve elbette muhtevasıyla mücevher güzelliğinde bir yazmaydı bu. Evde, dedemden kalma Bulak baskısı bir Divan-ı Şeyh Galib'ım vardı, fakat bu bir divan olmanın ötesinde, kitap kurtlarını çıldırtabilecek cinsten yekpare bir güzellikti. Sayfalarını içim titreyerek çevirmeye başladım. Raif Bey, heyecanımın farkındaydı: "Al, götür," dedi, "bedelini istediğin zaman, istediğin şekilde ödersin!" Amcası Hafız Aziz Efendi'nin Bayezid Meydanı'ndaki tütüncü dükkânında çıraklık yaparken tanıştığı kitaplarla haşir neşir olarak bu çarşının en bilgili sahhafı haline gelen Raif Bey, harf inkılâbından sonra basma kitap ticaretini bırakıp tamamen yazmalara yönelmişti. Artık ne kurtarabilirse! Çünkü İstanbul kütüphanelerindeki bütün yazma kitapların Bayezid Meydanı'na yığılarak yakılmasını teklif eden ve eski binaların kitabelerini kazıyan vandal ruhlu "münevver"ler bile
Sayfa 47
O vakit ne kadar mesut idiler! Her akşam yemekten sonra saatlerce beraber otururlar, babası yazısını yazar, düsturları karıştırır, Ahmet Cemil bir köşeye büzülür, dersine çalışır, validesi oğluna bir gömlek, yahut kızına esvap dikmekle meşguldür; İkbal -kız çocuklarını daima validelerin eteklerine sevk eden bir hisle- annesinin yanında mesela babasının eskimiş para kesesine kaim olmak üzere yeni bir kese örer, arasıra bu dört kişiden birinin ağzından çıkıvermiş bir serseri kelime musahabeye vesile olur, Ahmet Cemil başını kaldırır, İkbal güler, babası bir hikaye söyler. Bazen iştigalin nevi tebdil olunur. Babası yazılarını bitirmiştir. Ahmet Cemil dersini yapmıştır, daha yatağa gitmek için bir hayli zaman vardır. O vakit ortaya başka bir iş çıkar. Babasının Mesnevîye pek merakı vardır; gelişi güzel bir yeri açılır, her yeri cazip olan bu kitabın bir hikayesi okunur. Ahmet Cemil'in küçük yaşından beri tahsil zemininde bütün adımlarına rehber olan bu baba o vakit oğluna ders verir: bir nükteyi anlatmak, bir manzumu tefsir etmek için saatlerce yorulur; bu genç dimağı bir gonca gibi nazik parmakla açmaya çalışır… Mai ve Siyah