Boğaziçi yalılarının eskiden ne kadar zevkli bir mimari tarzı vardı. Ekserisi bir veya iki katı geçmeyen geniş, düz, bol ışıklı binalar, adeta uzayıp giden sahille yarış etmek ister gibi bir baştan bir başa serilip uzanmışlardı. Bunlar, gökyüzüne kafa tutar gibi sivrilen binaların yanında, gurur sahiplerini tevazularıyla mağlup ve mahcup eden mutlak zaferine maliktirler.
Anadoluhisarı ile Kandilli arasında aynı karakteri temsil eden bu binaların son örneklerinden bilhassa bir tanesi, yıllardan beri Boğaz'a, bir sevgiliye bakar gibi bakıp hayran hayran durur. Ne sular onu görmekten ne de o bu diyarın şiirine hayranlıklarını söylemekten bıkmıştır.
Gözyaşlarında bile sevinçli zamanların zevkini taşıyan Boğaz'dan hiç bıkılır mı? Her bir dalgacığında bir sevda namesi gizli olan denizinin, her otunda bir çiçeğin dili ile konuşan dağlarının ne içten, ne sıcak bir aşinalığı vardır! Onda, ne baş üstünde gezdiği devirlerden kalma bir gururun izi ne de düşkün ve yoksul günlerinin ıztırabı görülür; zira hadiselerin mihnet ve horluklarına, iltifat ve alkışları kadar bigâne kalabilmiş, müspet olsun menfi olsun her şey, bu sudan ibaret çehre üstünde iz bırakmadan akıp gitmiştir.
Güzel ve taptaze bir yüz, düzgünlerini yıkadığı zaman nasıl daha latif ve hoş olursa, Boğaz da şeref ve itibar boyalarını atmakla, bu tenhalıkta hakiki sadelik ve asaletini kazanmıştır.
Fakat ne yazık ki eski günlerin, eski zevklerin, eski âlemlerin sırları üzerine vurulmuş birer düğüm gibi şurada burada tek tük kalmış olan köşkler, yalılar, ne yapsak bize geçmiş devirlerin hikâyelerinden bir sahife bile ifşa etmezler, ketum, mütehammil ve sabırlıdırlar.