Dimetiltriptamin

Dimetiltriptamin
@dimetiltriptaminn
#81595494 Hiç insan, çok huzur.
Hani film ve dizilerde, bir şarkı çalıp bitene kadar insanları sessize alıp sadece olup biteni gösterirler ve şarkı sonuna gelindiğinde uzun bir zaman geçip bütün sorunların bittiği ekrana yansıtılır ya, keşke bizimde kulağımızda çalan şarkı bittiğinde bütün dertlerimiz bertaraf olsa. Acaba kaç şarkı daha dinlememiz gerekiyor her şeyin normale dönmesinin ardından derin bir oh çekmemiz için. Dmt
Reklam
Geleceğin Geçmişi
Güneş batmak üzereydi. Her yer kızıla boyanmış hava sıcaklığı belirgin bir şekilde düşmüştü. Ağaçların arasından süzülen günün son ışıkları, kulübenin camından içeri süzülüp uyuklamakta olan köpeğin gözlerini öpüyordu. Kuşlar ağaçlarda ki yuvasına dönmeye başlamış, acıkan yavrularını doyuruyorlar, bir yandan da keskin bakışlı bir Doğan'a kurban gitmemek için etrafı kolaçan ediyorlardı. Arada hafif hafif esen rüzgar çıplak otları yalayıp geçiyordu. Böyle bir akşam düşünün, her şeyin alabildiğine güzel olağan seyrinde su katılmamış bir doğallıkla gözlerinizin önüne tüm çıplaklığıyla serildiğini. Tüm yaşanmışlıkların bir gün öncede kaldığını hayal edin, ve hatırınıza gelen kötü düşüncelerin yeni günün etkisiyle alaşağı olduğu hiçbir şeyin canınızı sıkmadığı ya da sıkamadığı bir akşam. Evet işte bu geleceğin geçmişidir. Çünkü geçmişten geçmeyen hiçbir gelecek yoktur. Her gelecek mutlaka geçmişin olağan izlerini taşır ve taşıyana o geçmişte yaşananları bir film şeridi gibi izletir mıh gibi aklına kazıtır. İnsan düşünmeden edemez. istemese de iyi ya da kötü her şeyi düşünür, düşündüğü her şey ister geçmiş ister gelecek olsun yaşanmışlığın izlerini taşır ve görmediği bir şeyin hayalini kuramaz. Böyle bir ikilemde hatırı sayılır bir düşünce sırası asla var olamaz çünkü düşünceleri sıraya koyamaz insan blakis düşünceler insanı hizaya getirir. Böyle bir hayatta ve böyle bir düşünce sisteminde önceden ne olacağını bilerek insan her zaman her şeyi yapma eğilimindedir çünkü hayvansı yapısı yüzünden içgüdüleri hormonal durumunu etkileyip ona o an ne yapması gerektiğini emreder. Her şeyin her yapılanın iyi ya da kötü ya da herhangi bir vasıf taşımayan nötr sonuçları vardır. Bunları tayin eden anlık düşüncelerden yola çıkarak zihnimizde kurgulayıp gerçeğe uyarladığımız eylemlerin
Kendini Kendine Pazarlamak
Yani önce kendimizi kendimize kabul ettiriyoruz, sonra isteyen beğensin istemeyen neyse gerisini biliyorsunuz. Tabii yanlış bulduğumuz davranışlarımızla değil, onayladığımız ve bizde olmasını istediğimiz yönlerimizle yapıyoruz bunu. Eğer bunu yapabilirsek yani kendimizi onaylayıp olmayı seçtiğimiz gibi biri olabilirsek, hem özsaygımızı, hem öz benliğimizi hem de öz güvenimizi kazanmış olmanın verdiği gururla, başımızı yastığa huşu içinde koyabiliriz. Peki biz ne yapıyoruz, (yani çoğunluğumuz) önce başkaları bizi beğensin, övsün, onaylasın diye kendimizi hem psikolojik olarak hem fiziksel olarak şekilden şekle sokuyoruz. "O ne der, bu ne düşünür, şu ne hisseder" diye diye kendi kendimizden uzaklaşıyoruz. Sonra bir bakıyoruz hayal kırıklıkları ve biriken pişmanlıklarla aynı yastığa baş koymuşuz. Aynı yastığa diyorum çünkü onlarda bizimle birlikte uyuyup bilinçaltımıza yuvalanıp sabah bizimle beraber uyanıp kafamızın içinde yurttan sesler korosu gibi hep bir ağızdan ritim tutuyorlar. Sabahları yeni güne uyanmak istemememizin yada mecburen uyanıp "akşam olsa da yatsak" dememizin asıl sebebi budur. Yaşamak istemediğimiz şeyleri yaşayıp, sonra bunların omuzlarımıza bindirdiği yükle dert taşıma kapasitemizin üstüne çıkıyoruz. Hani uçağa binmeden önce bagajı teslim ederken belli bir ağırlığın (15 kg kişi başı) üstüne çıkınca fazla çıkan her kilo başına ücret (kilo başı 6 liraydı en son) alınır ya, keşke taşıyacağımızdan fazla dert yüklediğimizde omuzlarımıza, her dert için fazladan bir iyilik yapabilsek kendimize. Böylece alışkanlıklarımızı kırıp doğru yolda kendi kendimizin arkadaşı olabiliriz. Bilmiyorum belki fazla ütopik düşünüyorum, belki de belli tecrübeler için belli yaşanmışlıklar şart kılınmıştır bu hayat için. Her ne olursa olsun her ne yaşanacaksa yaşansın her
"Gençlerin yüzü yaşlılarınkiyle aynıydı. Çocuklar acının ses verdiği birer cüce gibiydiler. Bir yanda açlık dumanı tütmeyen bacaların üstüne yuva yapmış, ekmeğin kırıntısı bile bulunmayan fırınları işgal etmişti. Bir yandan da kırbaç sesleri, süvariler, köylülerin başlarını eğerek bekledikleri efendileri ve açlık, işkence, ızdırabın dolu olduğu büyük şatolar. Açlıktan ölen insanların rastgele toprağa gömüldüğü, mezarların yerlerini belirlemek için tahta parçası bile bulunmadığı büyük bir yoksulluğun yaşandığı yıllardır."