Eskiler bir lokma ekmeğin, bir tatlı sözün bereketine inanırdı. Çünkü zenginlik, sahip olunan şeylerin çokluğu değil, kalbin hırslardan azat olmasıydı. Modern insan ise tükettikçe çoğalacağını sandı; oysa tükettikçe içindeki boşluk büyüdü. Ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, hep "daha fazlasına" acıkan, doymak bilmeyen bir ruh hali, yoksulluğun en dip noktasıdır.
"Süleyman, bir iç yoksulluğuna düşmüştü. Gönlü bomboştu. Dünyayı dolduran onca nesne, onca ses, onca renk gelip bu boşluğu örtemiyordu."
Süleyman’in anlattığı o boşluk, bugün hepimizin penceresinden içeri sızan modern bir salgın. Dışarıdaki gökdelenler, lüks siteler, bitmek bilmeyen projeler ve hırslar... Hepsi birer maske.
İnsan, içindeki o kadim adaleti (kıstı), samimiyeti ve öz bütünlüğü (salahı) yeniden kuşanmadıkça; ne kadar zengin bir hayat yaşarsa yaşasın, o içindeki yoksulluktan asla kurtulamayacak. Çünkü asıl mesele, dışarıda neye sahip olduğumuz değil, içeride neyi barındırdığımızdır