Üçüncü Taksitin Şiiri
Ellerin ceplerime girince Felaketim olurdu ağlardım Çok masraflıydın bilirdim Yüklü taksitin vardı duyardım Dip dibe birbiri ardınca Faizi de yüksekti fikrimce Ne zaman ödemeyi unutsam Haciz geleceğinden korkardım Felaketim olurdu ağlardım Ne zaman bankadan geçsem Veznede memurlar olurdu Alacaklılar puşt gibi gülerdi SMS ler aklımı alırdı Ödemelere bakardım Kombiyi biraz daha kapardım İnek gibi beni sağardın Felaketim olurdu ağlardım Avanslar bir mum gibi biterdi Maaşlar ay sonunda yatardı Hesabına para geldi mesajı gelirdi Sen doğru harcamaya giderdin Çantan kolunda giderdin Kapanana kadar mağazada kalırdın Aldıkların kelepirin tekiydi fikrimce Soldu mu değişime yollardın Hele bir de beden olmadı mı Felaketim olurdu ağlardım..
Dibe vurduğunu sanıp, bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.
Alıntı
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
"yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir." -clarissa pinkola estés/kurtlarla koşan kadınlar
"Piro" ve "Dedem" retoriği, aslında siyasi bir vizyonsuzluğun ve yapısal zafiyetlerin üzerini örtmek için tasarlanmış bir "pazarlama kampanyasıydı." Ortada topluma vaat edilecek deterministik bir gelecek senaryosu, güçlü bir ekonomik program ya da sosyolojik bir dip dalga olmayınca, boşluk "sevgi pıtırcıklığı" ve yapay bir kucaklaşma mitiyle dolduruldu. O dönemin en büyük illüzyonu, siyasetin o soğuk, rasyonel ve matematiksel gerçekliğinin yerine "duygusal bir çocukluk" ikame edilmesiydi. Siyaset bilimi ve sosyoloji, kitlelerin rasyonel analiz yeteneğini kaybettiğinde nasıl birer "mürit" gibi hareket edebileceğini defalarca yazmıştır; ama biz bunu canlı yayında, parmaklarla yapılan kalp işaretlerinde izledik. Bir siyasi liderin meşruiyeti; liyakati, başarıları ve ürettiği rasyonel çözümler üzerinden sorgulanır. Ancak kitleye onu bir "dede", bir "baba" ya da kutsal bir figür (Piro) olarak sunduğunuzda, eleştiri mekanizmasını felç edersiniz. Çünkü insan, "dedesini" seçim kaybetti diye yargılamaz, ona acır; ona haksızlık yapıldığını düşünür. Parmaklarla yapılan o kalp işaretleri, aslında seçmenin kendi rasyonel aklına vurduğu bir kilit, analiz yeteneğini teslim ettiği bir duygusal ipotekti. Karşıdaki siyasi aklın sahadaki sert, pragmatik ve makyavelist hamlelerine karşı; "kalp yaparak", "halil ibrahim sofrası" söylemleriyle bir konfor alanı yaratıldı. Bu söylem, seküler ve kentli elitlerin vicdanını rahatlatan, onlara kendilerini "iyi ve ahlaklı" hissettiren bir narkoz işlevi gördü. Ancak sandık ve siyasi determinizm, o pembe bulutları tek bir gecede dağıttı. En acısı da, o gün o kalpleri yapanların, "dedem" diye gözyaşı dökenlerin bugün yaşanan hukuki rezaletler (butlan kararları, koltuğa geri dönme hamleleri) karşısında uğradığı muazzam hayal kırıklığıdır. O gün
Siyaset
Trump’ın "Trump Ice" (su), "Trump University" (ki hiç açılmaması gereken ve davalarla kapanan bir yapıydı), "Trump Shuttle" (havayolu) ve tabii ki Atlantic City’deki "Taj Mahal" başta olmak üzere batan kumarhaneleri... İş dünyasında "büyük deha" olarak pazarlanan bir figürün arkasındaki bu devasa başarısızlıklar serisi, aslında agresif bir marka pazarlamasının arkasında nasıl bir yönetim zafiyeti ve plansızlık olabileceğini çok iyi gösteriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile kurduğumuz analoji ise ilk bakışta farklı kulvarlar gibi görünse de sistemik bir "süreç yönetimi ve algı hatası" noktasında oldukça dikkate değer bir paralellik barındırıyor. Bu iki figürün başarısızlık hikayelerini yan yana getirdiğimizde şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: 1. "Yenilgi" Döngüsünü Doğru Okuyamamak Trump: Girdiği birçok iş kolunda piyasa dinamiklerini, borç sarmalını ve hukuki sınırları doğru analiz edemedi. Kumarhane gibi "kasanın her zaman kazandığı" bir sektörde bile iflas bayrağını çekti. Ancak her başarısızlığı bir "yenilgi" olarak kabul etmek yerine, suçu sisteme ya da başkalarına atarak kendi mitini korumaya çalıştı. Kılıçdaroğlu: Karşısındaki siyasi mekanizmanın deterministik yapısını, sosyolojik katmanları ve seçmen matematiğini defalarca yanlış hesapladı. Üst üste gelen her seçim yenilgisini, sürecin yapısal hatalarını masaya yatırıp radikal bir strateji değişikliğine gitmek yerine; "aslında oyları artırdık", "şartlar adil değildi" gibi gerekçelerle rasyonalize etmeye çalıştı. Tıpkı Trump’ın batan şirketlerine rağmen "başarılı iş insanı" imajını sürdürme çabası gibi, o da her mağlubiyetin ardından "demokrasi mücadelesinin lideri" mitine sığındı. 2. Israr ve Esneklik Eksikliği İki isimde de ortak olan şey, çalışmayan bir formülde ısrar etme eğilimi. Trump, bir sektörde batınca
Siyaset
İstanbulda son günler baslasin tatil.....
Nihal Atsız’ın öğretmen olarak çalıştığı okula bir gün bir hanım öğretmen gelir. O zamana kadar kimseye bakmayan, kimseyle pek alakadar olmayan Atsız içeri giren o öğretmene ilk görüşte aşık olur. Evet kelimenin tam anlamıyla bu bir ilk görüşte aşktır. Ve aşık olduğu o meçhul hanım öğretmene bu şiirin giriş kıtasını yazar. Bir zarfa koyar ve öğretmenin dolabına bırakır. Aradan günler geçer ve Atsız mektubuna cevap alamaz. O bir görüşte aşık olduğu kadın o mektubuna ve aşk ile yankılanan şiirine cevap vermemiştir. Atsız’ın büyük bir merakla, hasretle ve dört gözle yolunu beklediği cevap bir türlü gelmek bilmez. Daha doğrusu Atsız, mektubuna hiç bir cevap alamamıştır!.. Sonraki bir zaman da kendi dolabını açar ki, bir de ne görsün!. Mektup zarfı bile açılmadan kendi dolabına bırakılmıştır. Derin bir teessür, şaşkınlık ve biraz da hayal kırıklığı… Söz susar, kelam başlar… Yüreğinin dip dalgaları dile gelir ve şiir olur kelama dökülür. Atsız bu şiirinin adını o gün Geri Gelen Mektup koyar ve gerisini tamamlayarak yayınlar. Malum aşığın meçhul sevgiliye bir mektubudur bu. Ne kadar derin bir aşk ve ne kadar derinden yanan, yankılanan bir sevda hikayesi bu böyle. Öyle olmasaydı bu kadar yanık sevda kokusuyla bu şiiri yazabilir miydi? Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden? Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu? Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden? Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu. Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse; Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse; Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan, Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse… Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla, Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla! Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara
Hayata Dair