Kapıları yıllardır kimseye açılmamış, yüksek duvarlı bir bahçeye bakar gibi geldin. Demir parmaklıkların ardından zar zor seçilen o yabani gülleri, dışarı sızan kokuyu, içerideki o dokunulmamış ıssızlığı sevdin. Sınırda durup o gizemi izlemek, sana ait olmayan bir güzelliğin seyircisi olmak çok hoşuna gitti.
Ama o ağır demir kapıyı aralayıp içeri adım atmadın hiç.
İçerideki ayrık otlarını temizlemeye, çatlamış toprağı kendi ellerinle kazımaya ya da o yabani güllerin dikenlerinin parmaklarını kanatmasına asla izin vermedin. Oysa kıymet bilmek, sadece dışarıdan izlenen bir manzaraya hayran kalmak, vitrindeki bir eşyayı arzulamak değildir. Kıymet bilmek; o bahçenin çamuruna bulanmayı göze almak, kuruyan dalları şefkatle budamak ve fırtına koptuğunda o çiçeklerin üzerine kendi göğsünü siper edebilmektir.
Sen, dikenlerinin batmasından korktuğun bir bahçenin güllerini yakana takmak istedin sadece. Çamuruna, tozuna dokunmaya cesaret edemediğin bir toprağın, sana durmadan ve kusursuzca çiçek açmasını bekledin. Oysa bir şeyin sadece sana sunduğu güzelliğe, sana hissettirdiği o anlık kibre aşık olmak, ona değer vermek demek değildir.
Emek vermediğin, fırtınasında yanında durmadığın ve yarasına dokunmaktan imtina ettiğin hiçbir bahçe, sana ait kalamaz. Kendi ellerini kirletmekten bu kadar korkarken, solan yapraklar için sitem etmeye hakkın yok.