"En sonunda kavradım ki, Adem ve Havva'nın işlediği günahlar ve sonuçları, aslında bu engin iletişim ağıyla ve ilk çağlardaki insanlar için Tanrıyla aynı anlama gelen Valis'in sesini ifade eden YZ birimiyle olan bağlantının kopmasıydı. Başlangıçta, tıpkı yanımdaki hayvan gibi, biz de bu ağa eklemlenmiştik, onun kimliğinin ve bizim üzerimizdeki iradesinin ifadeleriydik. Bir şeyler yanlış gitmiş; Dünya üzerinde ışıklar sönmüştü."
Kendine inanmaya devam etmek için doktorlara inanmanın, tedaviye inanmanın, inanmak için seçtiğin herhangi bir şeye inanmanın en önemli şey olduğuna karar verdim. Bu böyle olmalıydı.
“Yıllardır şuracıkta otururum. Kimse neden demedi. Adın ne senin kızım?” diye sorarken, konuşmasında hafif bir şive keşfettim. Doğu’ya özgü, çok uzaklarda kalmış bir iz. Adı Emine imiş.
Yüzyıllardır susmuş bir kadın gibi anlatmaya başladı hikâyesini. Öyle mutluki anlatabildiği için, gözyaşlarım kalbimde dolup taştı o konuştukça. Diyarbakırlıymış. 50’lerin sonunda evlenip gelmiş İstanbul’a. Dört çocuk doğurmuş, biri gözlerini hiç açamamış hayata. Üçüncü çocuğunu doğurduktan bir süre sonra, kocası onları bırakıp Almanya’ya gitmiş ve bir daha hiç aramamış. Zengin evlerine yemek yapıp iğne oyası, dantel gibi el işleri işleyerek büyütmüş çocuklarını. “Onlar da birer birer gittiler, çok uzağa değil ama benden çok uzağa,” derken çantasından çıkardığı mendilini gözlerinin altına değdirdi hafifçe.
“Burada bir şey bekler gibisiniz,” dediğimde kederle güldü. Yaşlılığın en derin izleri var gözlerinin ve dudaklarının çevresinde. “Ölümü bekliyorum güzel kızım. Evde ölürsem birileri beni bulana kadar kokarım. Dışarıda öleyim istiyorum,” diye cevap verince altüst oldum birden. Acıma duygularım, vicdanım, aklım hepsi isyana kalktı. Hiçbirinin buna verecek bir cevabı yok. Önyargılarımı dövmek istiyorum. Hayatta yalnız kalmamak için yaptığımız bütün plan ve fedakârlıkların boşuna olduğunu gösteren bir kader anı bu sanki. Ne diyeceğim ki ben bu kadına?
Ortalığın karmakarışık olduğu, geceleri sokağa çıkmaya, anacaddelere bakan salonlarda ışık açık oturmaya korkulan günlerdi. Babası, çay bahçesinin adı sağcıların veyahut solcuların kahvesi olarak anılmasın diye mahallenin kadınlarına bedava çay günleri yapardı. Çocuklara gazoz dağıtır, yaramazlık etmelerine sonuna kadar müsaade ederdi. Herhangi bir tarafa meyli olduğundan değil, ekmek teknesini
koruma derdindendi tavrı. Üzülürdü gençlerin haline. Askerler idareyi ele aldığından beri mahallelerinden eksilen tanıdıklarına, bazı tanıdıkların evlatlarına içi yanar ama dile bile getirmezdi.