O an Osiris’in kalbindeki çatlaktan dışarı sızan ışıktan tezahür eden Bennu gibi bir kuş fırladı göğsümden ve mor kanatlarıyla yön gösterdi bana. İçimde kararan ne varsa kuvvetli bir nefesle vücudumu terki diyar eyledi, açılan boşluğu mutluluk doldurdu. Yapmam gerekeni biliyordum. Yeniden başlamak isteyen ruhumdan kuvvet alarak Neveser’i ihtiva ettiği tüm manalarda geride bıraktım. Sesi duyulmaz olana kadar, aramızda örümcek ağından örülmüş bir parça ipten bağ uzadı uzadı ve en nihayet koptu. Rüzgârın kayadan söküp aldığı son kum tanesi gibi düştüm yola.
Neveser’in bir hayat şarkısı vardı ve ben o şarkıda bir es işaretinden ibarettim. Şarkısını söylemeye başlamış, es işaretinin üzerinde duraklamış, bir nefes almış, belki yutkunmuş ve yine söylemeye devam etmişti. Artık sıra bendeydi
Sevinç ve ferahlıkla birbirimizin elini tuttuğumuz anda sahnedeki şarkıcı, “Ah bu ne hiddet, bu ne telaş?” diye soruyordu. Ağır tempolu parçanın depresifliğine rağmen, söyleyenin dudaklarında müziğin verdiği mutluluğun kıvrımları vardı. Kreşendoda gülümsemesi neredeyse kahkahaya dönüşüyor ve şahikasında yırtıcı bir kuş sürüsünün çığlığı duyuluyordu. Şarkıcının sesinin çağlayanları andıran güzelliğinden ziyade sahnedeki mutluluğuna haset ediyordum ben de. “
Daha evvel şiddetle reddetsem de, bir tas çorba, tüm köksüzlüğüme rağmen yaşadığım şehre olan hislerimin derinliğini fark etmemi sağladı. Bağ kıldan ince dahi olsa kopmaya direniyordu.
İyi sanat çıkmayacak bu mezbelelikten, çünkü fısıltılar arttı. Kulağımıza, "Şimdi sanat sepet zamanı mı?" diyen kumkumaların fısıltıları var her yerde. Dinliyoruz onları. Söz dinleriz biz. Sanatın ölümünü hazırlıyoruz hep birlikte...