SERGİ İZLENİMLERİ
Ağlar lake duvarlarda gri bir grizu Ve irin yeşili bir trahom. Gelir en lüks çiçekçiden çiçekler, Asılı çocuksu çullar içinde - - Açıldı, geldiler. Onlar çarmıhlarında birer İsa idiler: Çiyi yaralarından sızarken mavi kan Ellerde tuzlu badem, dudaklarda içki, teyp Rimel, ruj, floresan Başlarını yavaşça biraz daha eğdiler. Biz hep böyle okuduk en acıklı yazıları Perlon ve astragan ... İçkili, yarım göz ve ikindi vakti Sonra gösterdi bitti, konfora koştuk Onlarsa en lüks kağıtlara geçti. Behçet Necatigil Divançe
Arkadaşlar ben mi yanlış yazıyorum, anlatamıyor muyum anlamadım ya. Yahu bir şey soruyorum cevap vermek yerine beğeni atıyorsunuz 🤦🏻‍♀️
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Behçet Necatigil
Asıl adı Mehmet Behçet Gönül olan şair, 16 Nisan 1916'da İstanbul Fatih'te dünyaya geldi. Necatigil, ortaokuldayken edebiyata ilgi duymaya başladı. Edebiyat öğretmeni, şair Zeki Ömer Defne'nin yazması konusunda destek verdiği usta kalem, kendi eliyle yazıp hazırladığı, "Küçük Muharrir" adlı dergiyi 26 sayı çıkardı. Behçet Necatigil, 1931'de Kabataş Lisesinin ortaokul kısmına, ikinci sınıftan kaydoldu. Aynı okulda lise eğitimi de alan usta kalem, lisenin edebiyat kolundan 1936'da birincilikle mezun oldu. Aynı yıllarda, Varlık Dergisi'nde eserleri okurla buluşan şair, 1936'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı. İlk şiir kitabını 1945'te yayınladı Necatigil, 1937'de "Deutscher Akademischer Austauschdienst" kurumunun davetlisi olarak, Berlin Üniversitesinde 4 ay dil eğitimi aldı. Üniversite eğitimini 1940'ta birincilikle tamamlayan usta şair, Kars Lisesi ile rahatsızlanması nedeniyle kısa bir süre Zonguldak Çelikel Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. Behçet Necatigil, Zonguldak'ta kaldığı dönemde, şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile Ocak gazetesi, Kara Elmas dergisi ve Değirmen mecmuasına yazılar yazdı. Necatigil, "Kapalı Çarşı" adlı ilk şiir kitabını 1945'te yayınladı, ertesi yıl da mezun olduğu Kabataş Lisesinde göreve başladı. Bir yandan Alman Filolojisi eğitimi alan şair, öğretmenlik yaptığı lisede dersleri arttığı için filoloji eğitimini üçüncü sınıftayken 2 sertifika alarak yarım bıraktı. Adını yaşatmak amacıyla "Behçet Necatigil Şiir Ödülü" veriliyor Behçet Necatigil, 1960'ta atandığı İstanbul Eğitim Enstitüsünden 1972'de emekliye ayrıldı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümü öğrencilerine 1979'da kompozisyon dersleri veren şair, bir kaynağa göre, Yıldız Teknik
Süheyl Ünver Sanatkâr Hakkında 17 Şubat 1898’de İstanbul Haseki’de dünyaya geldi. Babası, II. Abdülhamid dönemi Posta ve Telgraf Nezâreti İstanbul Muhâberât-ı Umûmiyye müdürü Tırnovalı Mustafa Enver Bey, annesi XIX. yüzyılın ünlü hattatlarından Mehmed Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım’dır. İlk ve orta öğreniminden sonra 1915’te girdiği Mekteb-i Tıbbiyye’yi 1920’de bitirdi. Hekimlik ihtisasına 1921-1923 yılları arasında Yenibahçe’de Gureba Hastahanesi’nde cildiye kliniğinde başladı. Ancak dahiliyeyi istediğinden Haseki Hastahanesi’nin dahiliye kısmına geçti. Burada Âkil Muhtar Bey’in (Özden) asistanı oldu. Aile ocağında dedesi hattat Mehmed Şevki Efendi’nin konağında ateşlenen sanatçı yanını tıp tahsili sırasında geliştirme imkânına Medresetü’l-hattâtîn’de kavuştu. 1916-1923 yıllarında bu sanat yuvasında dönemin ünlü hattatları ile tezhip ve ebru ustalarını tanıdı. Yeniköylü Nûri Bey’den (Urunay) tezhip, Necmeddin Efendi’den (Okyay) ebru dersleri aldı. Eniştesi hattat Hasan Rızâ Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını meşketti. 1923’te Medresetü’l-hattâtîn’den tezhip ve ebru icâzetnâmesi aldı. Yine aynı yıllarda ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey’in talebeleri arasına girdi. Bu hocasından karakalem ve sulu boya resim yapmayı öğrendi. Onunla birlikte İstanbul’un tarihî köşelerinin resimlerini yaptılar. Bu arada hekimlik ihtisası ile sanat çalışmaları sürerken dönemin mutasavvıflarından Abdülaziz Mecdi Efendi’nin (Tolun) sohbetlerine katıldı. 1927’de hocası Âkil Muhtar’ın desteğiyle Fransa’ya gitti. Paris’te Pitié Hastahanesi’nde Marcel Labbé’nin yanında “asistan etranger” oldu ve hekimlik ihtisasını tamamladı. Paris günlerinde hekimlik çalışmaları yanında Bibliothèque Nationale’de Şark Yazmaları Bölümü’nde bulunan eserlerdeki tezhip ve minyatürlerden Türk
1000Kitap
" Ne hoyrat kullanmışlar Sevincin sesi çıkmıyor. " Divançe Behçet Necatigil
İstanbul'da 1994 senesinde tertiplenen “Fuzûlî Sempozyumu”nda Türkiye Yazarlar Birliği' tarafından (“XX. yüzyılda Fuzûlî Dîvânına bir nazire: Şeydâ Dîvânı” başlığı ile takdim edin) o makâmın muktezâsına konuşması istenen Şahin Uçar'ın, işbu montajıyla kendi Divanı hakkında Söylediği sözler: nihân etdim kelâmım gerçi ma'nâ âşikâr oldu söz oldu perde-i hüsnün: o perde vasf-i yâr oldu . Bismillâh'ir-Rahmân'ir-Rahîm. Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemin ve'ş-şükrü li-vâhib'il-mekârim. Bir hâdis-i şerifte, “beyânın sihirli kudretine ve şiirin hikmeti”ne işaret eden Muhammed'e salât ü selâm olsun. Buyurmuştur ki: “Allah'ın Arş'ı altında öyle hazîneleri var ki o hazinelerin anahtarları şairlerin dilleridir.” Ve Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurmuş ki: “Güzel kelime, güzel bir ağaca benzer; ki böyle (zaman biriktirme) kökleri, uçlarında dal-budak salar.” Ve dahi bir âyette şöyle görünmüş ki; “selâmün kavlen min rabbin rahîm”:(سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ) Selâm (öyle) bir sözdür ki Rahîm olan Rabbimizdendir. Şu halde, evvela şeş cihete ve bütün mevcûdâta, sâniyen Fuzûli üstâdımızın rûh-i mübecceline ve sonra onu yâd etmek için burada bulunan fuzûlîşinas misafirlere ve cümle ehl-i irfâna selâm olsun. Dostlar teveccüh göstermişler; bizim divançe-i kemînemiz Şeydâ Dîvânı için Fuzûlî dîvânına nazîre demişler. Min gayri haddin, eğerçi Fuzûlî'yi üstâd bilirim, lâkin küçücük dîvançemi üstâdin dîvânına nazîre saymak bence câiz değildir. Şu kadar var ki, üstâdın rûh-i asâletmeâbından müstefîd olduk, kalbimizde muhabbet-i Fuzûlî hâsıl oldu, şiir vâdisinde Fuzûlî'yi taklîd aldık. Mevlânâ'nın buyurduğu gibi, “Rûhühü rûhî, aynühü aynî”: Onun rûhu benim rûhum, gözü benim gözümdür. Hulâsâ, sırruhu sırrü'l-fuâdî, onun sırrı benim sırrır-ı fuâdım (kalbimin sırrı) oldu: ki bu sırrımın
1000Kitap