Nefes alamıyordum sanki uzayda bir boşluktaymışım gibi. Ne denizde boğulmaya benziyordu ne de soluk borunu tıkayan bir yumruya. Bu his sadece sessiz ve havasız bir uzay boşluğuna benziyordu. Konuşmaya devam ettiğim her saniye Dünyadan uzaklaşıyor ve boşlukta daha çok kayboluyordum sanki. Dünyadan çıkınca beni hiçbir gezegen istememişti ben de bütün zamanımı beni kabul edecek bir Dünya bulmaya çalışarak harcamıştım. Sylvia Plath’in incirlerin çürümesini izlemesi gibiydi…
Dolmuştayım; oturduğum koltukta kafamı sağa çevirmiş dışarıyı izliyorum. Bomboş gözlerle dışarıyı izlerken arkamdan gelen konuşma sesiyle dikkatim oraya çekiliyor. En başta arkamda telefonla konuşan kadının ne kadar güzel bir ses tonu olduğunu ve çok doğal bir diksiyona sahip olduğunu düşünüyorum. Daha sonra, o ses başka biriyle bağdaşmaya başlıyor kafamın içinde. Ses birden değişti sanki, o konuşmaya başladı. Dikkatle tüm kelimeleri dinliyorum; ses tonunun sakinliği, kelimeleri çıkarış şekli, bahsettiği konular ve soru soru sorarken sesinin incelmesi…
Arkamda gerçekten onun oturduğunu düşünüyorum. İmkansız geliyor: “Burada ne işi olur ki? O değil.” Diyorum. O olmadığını biliyorum içten içe ama, arkamdaki o diyesim geliyor. Sonra ayaklanıyor ve kapıya ilerliyor. Önüme geçince bakıyorum ve onun olmadığından emin oluyorum artık. Aşağı iniyor ve gözden kaybolana kadar onu izliyorum. Onu ne kadar unuttuğumu fark ediyorum. Aylarca sesini duymamışım ama aslında ne kadar da ezberlemişim onu diye düşündüm. Sen benim hayatımı bu kadar etkiledin mi gerçekten? Başkasını sana benzetecek kadar?