• Hasan Ali TOPTAŞ ile tanıştığım ilk kitap Kuşlar Yasına Gider. Yazarın akıcı ve güçlü kalemi kitabın bir çok kusurunu örmüş gibi. Özellikle babasını anlattığı “Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.” cümlesi çok etkileyici. Fakat kurgusal olarak Ankara’da Aziz amcanın havuza düşüp de hiç kimse tarafından kurtarılmayışı bence Türk milletine bir haksızlık. Yine yazarın Ankara-Denizli yol maceraları, kasabaya girişi, eve gelen misafirler, evde geçen diyaloglar çok tekrara düşülmüş gibi. Daha farklı detaylarla her seferinde farklı bir bakış açısıyla anlatılabilirdi. Kendisi bir yazar olan ana karakterin eşi ve kızıyla ilişkisi de çok zayıf kalmış, sanki bekar evinde ev arkadaşları ile yaşıyorlar gibi. Yine de Hasan Ali TOPTAŞ’ın diğer eserlerini okuma isteği uyandırdı bu kitap.
  • İlk defa bir Hasan Ali Toptaş romanı okudum ve çok beğendim.Yazarın anlatımı ve dili çok sade ama derindi.Bu yüzden hızlıca okuyup geçmek yazık olurdu.Şöyle hazmederek düşüne düşüne okudum.

    Tasvirler o kadar canlı ki hemen olayların ,mekanların içine hapsoluyorsunuz ayrıca diyaloglar muhteşemdi. Küçük küçük puzzle parçaları gibi biribirine oturan bölümlerden oluşan hafif metaforik ama sadeliğini hiç kaybetmeyen bir eser Heba.Mutlaka bir şans veriniz efendim.
  • Sürükleyici bir kitap her ne kadar başlarında ben ne okuyorum hissi verse de. Karakterimizin hakkında tez hazırladığı Paul Mİchael iletişime geçmesi ve aralarında geçen diyaloglar sizi cezbedecek. Kitapta dikkatimi çeken başka bir durum ise bütün karakterlerin betimlemesi ayrıntılı şekilde yapılırken ana karakterimiz kim olduğu belirsizliği çünkü kitapta adı geçen yazarların hepsi gerçek yazarlar ve hayat hikayeleri uyuşuyor.
    Neyse başlarda sıkılacaksınız bence ama bırakmayın kapanışı çok iyi yapıyor yazar.
  • Evet okumayı hep ertelediğim Platon-devlet’i bitirmiş bulunmaktayım. Bir hafta boyunca sokrates’in devlet hakkında idealerini okumaktan büyük bir keyif aldım. Kabaca kitabı açmak olursa kitap eğrilik ve doğruluk tartışmasıyla başlayıp devlet, eğitim,ahlak,askerlik... konulara değinerek bu konuları inceleyerek diyaloglar ile ilerliyor. Sokrates’in devletleri karşılaştırması hangi sorunlar neyi doğuruyor, bunun sonucunda ne ile karşılaşıyor, bekçiler nasıl eğitilmelidir, ne ile eğitilmelidirler, bir ideal devlet nasıl olmalıdır cevabını tümüyle buldum. Bir çok ders aldım, bir çok notlar çıkardım. Çok severek ve zevk alarak okuduğum bir klasik oldu. Kitabın çevirmenlerin (sabahattin eyüpoğlu ve M. ali cimgöz) yazdığı önsüzü okumanızı tavsiye ederim.
  • https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐ İş Bankası Kültür Yayınları'nın çok güzel düşünülmüş ve piyasanın ihtiyaç duyduğu yeni serisi "Türk Edebiyatı Klasikleri"nin ilk kitabının yorumuyla geldim uzun bir tatilden sonra.
    ⭐ 100 yılı aşkın bir süre önce(1910) yazılmış kitaba Hüseyin Rahmi'nin önsözüyle giriş yapıyoruz. Günümüz türkçesiyle bizim daha kolay anlayabileceğimiz şekilde düzenlenmiş olan kitapta gerek duyulan kelimeler orijinal haliyle bırakılıp sayfanın sonunda anlamı açıklanmış.
    ⭐ Halley kuyrukluyıldızının dünyaya çarpacağı ve bunun dünyanın sonunu getireceğinin düşünüldüğü günlerde, İrfan Galip Bey adında döneme göre okumuş sayılabilecek şöhret aşkıyla tutuşan bir genç halkı bilgilendirmek için bir konferans veriyor. Burada İrfan Bey'i gören bir kız, kuyrukluyıldız hakkında daha fazla bilgi almak için İrfan Bey'e mektup yazıyor. Aşktan yana bir türlü yüzü gülmeyen İrfan Bey aradığı kızı bulduğunu düşünüyor ve kızın yüzünü bile görmeden, sadece bir mektup sonunda aşık oluyor. Hikayemiz mektuplaşmalar, diyaloglar eşliğinde sürüp gidiyor.
    ⭐ 150 sayfalık kitap 12 bölüme ayrılmış. Güncellenmiş dile rağmen arada okumamı zorlaştıran kelimeler oldu. Ayrıca sayfanın altında verilen bazı açıklamalar, okuma kolaylığı açısından, direkt metinde yazılsaydı da olabilirdi diye düşünüyorum.
    ⭐ Bu tip tarihi klasikleri okurken en hoşuma giden nokta o döneme ait epeyce bilgi içermeleri. Bu kitapta ise, 1910 yılının Osmanlısının ; geleneksel aile ve toplum yapısı, mahalle düzeni, evlilik gelenekleri, kültürel birikimleri ve daha bir çok konusu hakkında fikir sahibi olabiliyoruz.
    ⭐ Yer yer toplumsal eleştirilerin de yer aldığı kitap genel olarak eğlenceli bir şekilde kaleme alınmış. Neler olacağını tahmin etseniz bile sıkılmadan okuyorsunuz kitabı.
    ⭐ Yerli klasiklerimizi bir şekilde tekrar gündeme getiren, okumamız için heves verip uygun fiyatlı olarak bizlere sunan İş Bankası Kültür Yayınları bir teşekkürden fazlasını hak ediyor.
  • "Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız, o geriye kalanları da fırlatır." diyor Akira Kurosowa. İnsanların derinlikleriyle oynamayın.
    İncelemeye bu sözle başlamak istedim çünkü kitapla çok bağdaştığını düşünüyorum.
    Zeze... Hayalleri ile yaşayan, yokluk içinde hayallerinin varlığına tutunan küçük ama bir o kadar olgun, yaptığı yaramazlıklarla çevresindeki insanları bezdiren, bu yüzden de ailesinden sürekli dayak yiyen bir çocuk. Meraklı, cesur, duyduklarıyla yetinmeyen bizzat tecrübe ederek hayatı öğrenen küçük afacan. Yaşam koşulları nedeniyle hayatı erkenden tanıyor ve belki de hala bazılarımızın gerçek anlamıyla kavrayamadığı hayatı bütün gerçekliği ile yorumluyor kendince. Hayallerinin sınırı yok, ne olursa olsun vaz geçmiyor düşünmekten, düşlemekten. Babasıyla arasında geçen diyaloglar belki de kitabın en etkileyici kısmıydı benim için. İşsiz bir babanın çaresizliği, yaşama olan umutsuz bakışı ve çocuklarına, ailesine olan mahçupluğu hayatın gerçeklerini çarpıyor yüzümüze . Ve sevgisizlik...
    "... çünkü, sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok." diyor kitapta. "
    "Onu yüreğimde öldüreceğim,artık sevmeyerek.Ve bir gün büsbütün ölecek." İnsan sevilmediğini hissettiğini yere ait değildir. Sevgidir bizleri ayakta tutan. Zeze gibi.
    Yolları kesişiyor bir gün Portekizli ile. Ve Zeze bütün umutlarını, hayallerini, sevgiyi gerçek anlamıyla ilk kez hissettiği Portekizli'ye bağlıyor. Ama tam herşey yoluna girerken Zeze için hayat her zaman yaptığı gibi hiç beklemediği anda, hep olduğu gibi, hep de olacağı gibi yıkıyor bütün hayallerini. Hayatta en çok sevdiği insanı, Portekizli 'yi kaybediyor. Onunla birlikte bütün hayallerini, yaşama sevincini gömüyor toprağa. Şeker portakalı da artık konuşmuyor onunla. Zeze küsüyor hayata... Gerçekten beğendiğim, okumaktan zevk aldığım güzel kitaplardan biri.Herkese okumasını tavsiye ederim.
    '
  • Evet bir polisiye okuduğum doğrudur ama sanırım bu bildiğimiz polisiyelerden biraz farklı... Newyork üçlemesinin ilk kitabı olan 'Cam Kent'in yorumuyla burdayım.

    Bir olayı çözmekten çok kendini çözmek, bir katili aramaktan çok kendini aramak, bir suçluyu sorgulamaktan çok kendini sorgulamak üzerine kurulu; yazarın mı karakter, karakterin mi yazar olduğunu çözmesi zor bir anlatı...

    Karısını ve çocuğunu bir kazada kaybeden başkarakterimizin kendini anlamsızca yazarak teselli ettiği günlerden birinde gelen bir yanlış telefonla başlar olaylar. Paul Auster'ı aramaktadır telefondaki ses. Kitaptaki karakteriyle özdeşleşen Daniel bu defa da Auster olmaya karar verir ve arayan kadına 'Benim' der...

    Hikayenin devamında yazarın karakter olarak kendini eklemesi, bir anlamda kendiyle sohbet etmesi, kitabın sonunda kendi hatalarından kendini eleştirmesi vs okuması muazzam keyifli diyaloglar sunuyor okura. Sanki içinizdeki sizle konuşuyor gibi hissediyorsunuz..

    Don kişot'tan babil kulesine, dillerin kökeninden Edgar Allen Poe ile nehir kenarında saatlerce oturmaya uzanan farklı bir deneyim..

    Özgün bir polisiye okumak istiyorum diyenler buyursunlar efendim

    https://www.instagram.com/...igshid=1s5fn8czg68el