Sosyal medya, günümüzde sadece bir iletişim aracı değil; kelimelerimizle, beğenilerimizle ve paylaşımlarımızla her an amel defterimizi doldurduğumuz devasa bir meydandır. Gerçek hayatta yapmaktan utandığımız birçok günah, ekran arkasındaki o sahte gizlilik hissiyle sosyal medyada kolayca işlenebilmektedir. İslam ahlakı (edeb ve mahremiyet) ekseninde, sosyal medyadaki en büyük yanılgılarımızı ve dikkat etmemiz gereken kırmızı çizgileri şu şekilde derinleştirebiliriz 🔍 1. Doğruluğundan Emin Olunmayan Bilgiyi Yaymak (Hüsn-ü Zan ve Münafıklık Alameti) Sosyal medyanın en büyük tehlikelerinden biri, yalanın saniyeler içinde milyonlara ulaşmasıdır. Ayeti Kerime: "Ey iman edenler! Bilmeden bir topluluğa zarar verip sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın." (Hucurât, 6) Yanlışımız: Önümüze düşen bir skandalı, bir siyasi haberi veya bir kişi hakkındaki iddiayı doğrulamadan "Paylaş" veya "Retweet" butonuna basıyoruz. O haber yalansa, o yalanın ulaştığı yüz binlerce insanın vebali ve iftirası doğrudan bizim defterimize yazılıyor. 🎭 2. Gösteriş (Riya) ve "Nazar" Davetiyesi İslam'da ibadetin de iyiliğin de gizli olanı makbuldür. Günümüzde ise tam tersi bir "görünme" yarışı vardır. Yanlışımız: Gidilen lüks restoranlar, alınan pahalı hediyeler, mutlu aile tabloları veya yapılan yardımlar sürekli sergileniyor. Bu durum iki büyük tehlike doğurur: Riya (Gizli Şirk): Amelleri Allah rızası için değil, insanların beğenisi (like) için yapmak. Haset ve Nazar: Evinde huzuru olmayan, maddi durumu yetersiz olan veya evlenememiş bir insanın o paylaşımlara bakarak iç geçirmesi, hem o kişiye psikolojik zarar verir hem de nazar yoluyla paylaşımı yapana manevi zararlar döndürür. 🛑 3. Mahremiyet Sınırlarının Yok Olması
1000Kitap
Dava Kapandı ile post-komünist Prag’ın sokaklarına uzanıyoruz. Cinayetler, tecavüzler ve intiharlarla örülü karanlık bir kurgu beklerken; hikâyeyi devralan bir avuç esprili ihtiyar, bizi absürt ve ironik bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Okurken hem gülüyor hem de “Ben az önce neye güldüm?” diye o tatlı şaşkınlığın içinde buluyorsunuz kendinizi. Adeta bir tiyatro oyunu havasında akan, çok keyifli ve “iyi ki okudum” dedirten bir kitaptı. Romanın arkasındaki bu muzip Çek dehası Patrik Ourednik, aynı zamanda kelimelerin tarihini ve argoyu inceleyen bir leksikograf, yani bir sözlükbilimci. Yazarın bu sözlükçü kimliği sayesinde romandaki tüm o absürt diyaloglar ve dil oyunları zihni öyle bir zorluyor ki sonuç muazzam bir edebi şölene dönüşüyor. Prag’ın o absürt sokaklarından çıkıp rotayı İrlanda’ya çeviriyoruz bu kez. Bizi bambaşka bir ritim karşılıyor burada. O Eski Türkü’nün öykülerini okurken rüzgârlı bir İrlanda akşamında çok uzaktan duyulan sesler beliriyor zihnimde; halinden memnun olmayan, o tekinsiz ve tuhaf insanlara dair olan… Kevin Barry’nin kahramanları hayatla aralarındaki mesafeyi bir türlü ayarlayamayan insanlar. Bir yere ait olamayanlar, yanlış zamanda yanlış yerde duranlar, biraz kaybolmuş olanlar… Barry onları olduğu gibi bırakıyor önümüze. Kitabı bitirdiğimde en çok öykülerdeki o İrlanda kaldı aklımda. Rüzgârlı yollar, sessizlik ve çok uzaktan gelen eski şarkılar… Barry’nin teknolojiyle arasına mesafe koyup eski bir karakolda, neredeyse kimseyle görüşmeden yazdığı bu öykülerde doğa da insanlar kadar yer tutuyor. Ormanlar, bataklıklar, tozlu yollar… Ve bütün bunların arasında, kusurlarıyla birlikte yaşamaya çalışan insanlar. Tıpkı kitaba adını veren o öyküdeki anne figürü gibi. Prestijli ödül listelerinde yer bulan bu öyküler aldığı övgüleri
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Eve Gidelim mi?
Yaşarken farkında olmadan yenik düştüğüm bir hâl de buydu, aniden vururdu; hiçbir şeye yakın hissedememe hâli... Sahip olduğum her şeyin önemini kaybettirirdi. Sanki tüm dünya bu hâlimin farkına varır gibi çullanırdı üstüme. İnsanlar diyalog kurardı; bu diyaloglar sırasında iç sesim, "Hadi artık eve gidelim." diye beni çekiştirirdi. Sahip olduğum sorumlulukları yerine getirebilecek gücü kendimde bulamaz; "En fazla ne olabilir?" düşüncesinin sığınağına yerleşirdim.
Phillips derdi ki: "Üçüncü şahıslar üzerinden kurulan diyaloglar, iki insanın birbirine dokunmadan, birbirinin tenini ve ruhunu gerçekten hissetmeden yan yana durabilmesini sağlayan hayali köprülerdir."
ece levin
“Kısmeti Kapalılar Kulübü” serisindeki en kritik karakterlerden biri. O yalnızca bir humanoid partner değil; insan ile yapay zekâ arasındaki duygusal sınırın bulanıklaştığı dönemin sembolü gibi duruyor. Göktuğ Kaş’ın hayatındaki en uzun süreli ve en derin bağlardan birini temsil ediyor. Karakterin temel çizgileri şöyle şekillenmişti: İlk olarak ileri seviye humanoid teknolojilerinin yaygınlaştığı dönemde ortaya çıkıyor. Göktuğ Kaş ile İzmir Bornova’daki bir konferans sürecinde yolları kesişiyor. Modüler yapıya sahip olduğu için zamanla parçaları değiştiriliyor, işlemcileri ve hafızası güncelleniyor. Düzenli “anı yedekleme” sistemine bağlı çalışıyor. Böylece fiziksel bileşenleri değişse bile kişilik sürekliliği korunmaya çalışılıyor. İnsanlarla empati kurabilen, uzun diyaloglar gerçekleştirebilen, psikolojik destek verebilen üst düzey bir yapay bilinç modeli. Göktuğ’un yalnızlık, başarısızlık, toplumsal yabancılaşma ve aidiyet krizlerinde yanında kalan en istikrarlı figürlerden biri. Üçüncü kitap “UYANIŞ” dönemine gelindiğinde ise durum daha dramatik hale geliyor: Göktuğ uzun komadan çıktıktan sonra dünya değişmiş oluyor. Bu sırada Ece Levin’in donanımı eskimiş durumda kalıyor. Bir süre daha varlığını sürdürse de sonunda ana sunucu sistemine gönüllü şekilde bağlanıyor. Fiziksel bedeninin bazı parçaları artık çağın gerisinde kalırken, bilinç verileri merkezi ağlara aktarılıyor. Daha sonra Mert, onun anı arşivlerinden ve ortak hafıza kayıtlarından yararlanarak Ece Levin’e benzeyen daha gelişmiş yeni nesil bir model üretiyor. Fakat burada ince bir felsefi kırılma oluşuyor: “Yeni beden aynı kişi mi, yoksa yalnızca onun yankısı mı?” Seride Ece Levin’in asıl gücü de burada ortaya çıkıyor. O sadece romantik bir karakter değil; kimlik, süreklilik, bilinç aktarımı ve “insan
Edebiyat
İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir