Sahaflığın en sevdiği yanlarından biri de dertlenmeye zaman bırakmayan bu işin, hiç beklenmedik bir zamanda, kapıdan
giren hiç tanımadığı ama kitaplar sayesinde yüzyıllardır tanıdığı biriyle ilginç bir konuda sohbete açık olan aralığıydı.
Böylece, dilden dile çevrilen, incir çekirdeğine eziyet çok dilli telefon konuşması, diyaloglar arasına giren uzun suskunluklar, derin sigara çekişler ve Kabakıç Elizabeth’in meraklı bakışları arasında şöyle sürüp gidiyor:
— Onu çok özledim.
— O da seni özlemiş.
— Sahi mi?
— Sahiymiş.
— Yarın ne yapıyormuş?
— Çalışıyormuş.
— Ben onu gene ararım.
— İyi!
— İyi geceler.
— İyi geceler.
Oktay Akbal'ın güncesinden:
Bir ilke: Konuşulan şey yazılmaz. Çok konuşan kişilere bakın, pek az şey yazarlar. Çünkü konuşarak bitirirler o konuyu, rahatlarlar, kurtulurlar bir ağırlıktan. Hem bir konu üzerine de konuşuldu mu... anlamı değişiyor.
İç diyaloglar da öyle... Onunla da yaşantıları tüketir insan. Gerçekler başka, yanlış, ters bir anlam kazanır. Yeniden başlamaya engel olduğu gibi, yazılacak şeyleri tüketir gereksiz yere.
İngiliz edebiyatının o müthiş betimleme gücü beni çok içine çekiyor.Mekan tasvirleri özellikle çok güzeldi.Benim okuduğum martı yayınlarının eski bir baskısıydı ve çevrilmemiş diyaloglar çok vardı ama Eyre inanılmaz bir karakter…
“Yakınımda olduğun zamanlar…Sanki sol kaburgamın altında bir yerde bir ip varmış da bu ip senin sol kaburgana sımsıkı bir kördüğümle bağlanmış.”
Herkesin kendi kendine konuştuğu kesin bir doğrudur; düşünen bir insanın bunu yaşamamış olması mümkün değildir: Hatta sözün en muhteşeminin insanın içinde düşünceden vicdana gidip, vicdandan düşünceye geri dönmesiyle ortaya çıktığı söylenebilir.