Schopenhauer, bir şeyin başka bir şeyden - herhangi bir şeyin başka herhangi bir şeyden- farklı olabilmesinin sadece mekan ya da zamana, veya her ikisine birden referansla mümkün olduğunu, ve farklılık fikrinin ancak böyle anlam kazanabileceğini savunuyordu. Eğer iki şey
zaman ve mekan bakımından bir ve aynı ise, bu takdirde onlar özdeştirler.Onlar aynı şeydirler. Bu demektir ki, farklı şeylerin var olabilmesi fikri yalnızca bu deneyim dünyası, bu mekan ve zaman dünyası, bize göründüğü
şekliyle dünya için geçerlidir. Bu dünyanın dışında bir şeyin başka bir şeyden farklı olmasından söz etmenin hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle, deneyimimizin dünyası dışında var olabilen her ne ise farklılaşmamış
olmak zorundadır. Bu argümanla Schopenhauer, Kant'ın kendinde şeylerden (çoğul olarak) söz etmekle yanlışa düşmüş olduğunu ve bu dünyanın dışında var olanın her ne ise, bir ve farklılaşmamış olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bunu iddia ederken de, Schopenhauer, Hinduizm ve Budizmin temel inançlarından birine çok yaklaşıyordu. Söz konusu dinler de bu hayli farklılaşmış, çeşit çeşit fenomenler dünyasının ardında, kendini bu dünya olarak ifade eden, farklılaşmamış bir şey
olduğuna inanırlar. Hepsinden çarpıcı olanı, Schopenhauer'in bu inancı Budizmden ya da Hinduizmden almayıp, onu Batı felsefesinin en önemli
geleneğinin -Descartes, Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley, Hume ve Kant geleneğinin- içinden süzülüp gelen argüman zincirinden çekip çıkarmış olması ve onu, geleneğin kendisine dayandığı bütünüyle rasyonel
argüman türleri yoluyla daha da geliştirmesidir.