Bütün fikirler, özellikle de soyut fikirler doğal olarak sönük ve müphemdir: zihin bunları ancak güçsüz bir şekilde kavrar, benzer başka fikirlerle karıştırılmaları muhtemeldir ve ayrı bir anlamı olmayan bir kelime kullandığımızda, çoğu zaman ona bağlı belirli bir fikir olduğunu tahayyül ederiz. Hâlbuki tüm izlenimler, yani tüm duyumlar, ister dışadönük ister içedönük olsun, güçlü ve canlıdır; aralarındaki sınırlar daha kesin bir şekilde belirlenmiştir; ayrıca bunlara ilişkin yanlış veya hata yapmak kolay değildir. Dolayısıyla felsefi bir terimin hiçbir anlam ya da fikir içermeden kullanıldığına dair (sık sık olduğu üzere) şüphe duyduğumuzda, bu farazi fikrin hangi izlenimden türetildiğini incelememiz gerekir. Eğer bir izlenim atfetmemiz imkânsızsa, şüphelerimiz haklı çıkacaktır. Fikirlere böyle net bir şekilde ışık tutmakla, bunların niteliği ve gerçekliğine ilişkin doğabilecek her türlü tartışmayı sonlandırmayı umut etmekte haklı olabiliriz.
Sayfa 20 - Doğuştan gelen fikirleri reddedenler sanırım bununla her türlü fikrin izlenimlerimizin kopyaları olduğundan daha fazlasını kastetmiyorlar; fakat şunu itiraf etmek lazım, kullandıkları kelimeler hakkındaki her türlü yanlışı engelleyecek şekilde özenle seçi·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ
Bu, eşyaya yalnızca yüzeyden bakanlarla, gerçeğini bilenlerin bakış açılarını sergileyen vurucu bir örnektir. Öyle görünüyordu ki, Hz. Nûh'un (a.s.) karada gemiyi inşa ediyor olduğu sırada kendisine inanmayan beyinsizlere bu aptalca bir şey geliyordu. Nitekim onunla şöyle alay etmişlerdi: “Bakın hele şu çılgın bunağa! Karada gemi yüzdürmeye çalışıyor.” Çünkü birkaç gün sonra geminin gerçekten burada yüzeceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden Hz. Nûh'un (a.s.) yaptıklarını, çılgınlığının apaçık göstergesi olarak görüyorlardı. [...] Fakat içlerinden meseleyi ve yakın gelecekte bu geminin gerçekten işe yarayacağını bilen Rasûl, onların câhilliklerine, işin aslını bilmemelerine ve kibirlerine gülüyor ve şöyle diyor olmalıydı: “Nasıl da akılsızlık ediyorlar! Felâket başlarının tepesinde; onlarsa kendilerinden kibirli biçimde emin olmakla kalmadıkları gibi, kendilerini felâkete karşı uyaran ve onları bu felâkete karşı hazırlıklı kılmaya çalışan bana, çılgın diyorlar.” İşte genelde bu iki yol var olmuştur hep; akıl sahiplerinin ve akılsızların yolu.
Biri derinliğine düşünürken, diğeri meseleye yalnızca yüzeyinden bakar ve bunun bir çılgınlık olduğunu düşünür. Aynı şekilde o, bunun bir çılgınlık ve aptallık olduğunu düşünürken, diğeri meselenin gerçek hüviyetine vâkıf olduğundan, olayın hikmet ve basîret üzere temellendiğini bilir. İşte size aynı şartlar altında oluşmuş iki ayrı tavır...
...ne gideceği yolu gören, ne de kendisine yol göstereni işitebilen kimse, kesinlikle bir taşı yahut engeli aşarken devrilecek veya korkunç bir kazaya uğrayacaktır. Öte yandan yolu gören ve yolu bilenin kılavuzluğundan da yararlanabilen kimse, tam bir güven içinde hedefine ulaşacaktır. Alemdeki hakikatin ayetlerini keskin biçimde gözlemleyip, Allah tarafından gönderilen peygamberlere kulak verenler ile, ne Allah’ın ayetlerini gözlemleyen ne de peygamberlere kulak veren kimseler arasındaki bıçak sırtı ayrımı budur. Besbellidir ki bu ikisinin ne seçme davranışları birbirine benzeyecek, ne de âkıbetleri bir ve aynı olacaktır.
Bir insanın aşırı sıcağın yol açtığı acı ya da ılıldıktan haz duyduğunda zihnindeki algı ile sonrasında bu duyumla ilgili anısını hatırladığında, ya da muhayyilesinde öngördüğünde zihnindeki algı arasında kayda değer bir fark olduğunu herkes kabul edecektir. Bu sonuncu yetiler duyuların algılarını taklit edebilir ya da kopyalayabilir; ama asla özgün duygunun gücüne ve canlılığına erişemez. Muazzam bir güçle işlediğinde bile bu yetiler hakkında en fazla şu kadarını söyleyebiliriz: Nesneleri o kadar canlı bir tarzda temsil ederler ki, neredeyse onu hissettiğimizi ya da gördüğümüzü söyleyebiliriz. Fakat zihin bir hastalık ya da delilikten ötürü rahatsızlanmadığı takdirde, bu algıları tümüyle ayırt edilemez kılacak kadar yüksek bir canlılık seviyesine ulaşamazlar. Şiirin tüm renkleri, ne kadar muhteşem olursa olsun, tasviri gerçek bir manzara zannetmemize yol açacak tarzda doğal nesneleri resmedemez.En canlı düşünce bile en donuk duyumdan daha aşağı seviyededir.