Serçe, bilimkurgu edebiyatında sık karşılaşmadığımız bir yaklaşımı benimsiyor: Din, bilim ve keşif gibi konuları bir araya getirerek insanlığın bilinmeyene karşı tutumunu irdeliyor. Roman, 21. yüzyılda keşfedilen uzaylı bir uygarlığa, Cizvitler tarafından düzenlenen bir keşif gezisini konu alıyor. Fakat bu yolculuk yalnızca fiziksel bir keşif değil; inanç, etik ve insan doğasının sınırlarını sorgulayan bir anlatıya dönüşüyor.
Serçe, geleneksel anlamda bir bilimkurgu eseri mi, yoksa bilimkurgu unsurlarını barındıran bir teolojik felsefi roman mı? Romanda uzay keşfi ya da teknoloji yerine, dinî misyonerlik merkeze konulmuş. Bilimkurgu unsurları oldukça geri planda ve anlatının temel dinamiğini oluşturan keşif süreci, bilimsel meraktan çok, misyonerlik ruhuyla şekilleniyor.
Kitabın bilimkurgu olarak sınıflandırılmasının sebebi, başka bir gezegendeki uygarlıkla temasa geçme fikri. Ancak yazar, bu temasın bilimsel boyutunu işlemek yerine, olayları karakterlerin kişisel ve ahlaki çatışmaları üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Dünya dışı yaşamın keşfi bile, dini bir bakış açısıyla ele alınıyor. Dolayısıyla, Serçe bilimkurgusal bir çerçevede geçmekle birlikte, esas olarak inanç ve insan doğasını irdeliyor.
Yazar, hikayeyi iki farklı zaman çizgisinde anlatıyor: Biri Rahip Emilio Sandoz’un Rakhat gezegeninden dönüşü sonrası yaşadıkları ve sorgulamalarını içerirken, diğeri geçmişte, bu keşif yolculuğunun nasıl geliştiğini anlatıyor. Bu çift zamanlı anlatım, bir gizem unsuru oluşturuyor. En başından beri Rakhat’ta bir felaket yaşandığını biliyoruz, ancak detaylarını öğrenmek için hikâyenin geriye dönük anlatımını takip etmek zorundayız.
Bu yapı, romanın temposunu çoğu zaman yavaşlatıyor. Özellikle geçmiş anlatımlar olay örgüsünün akıcılığını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak