Yeterince üzerinde durulmamış bir nokta,mutlu olmanın aynı zamanda başkalarına karşı bir görev olduğudur. Ancak mutlu olanların sevildiği söylenir;ama bu mükafatın yerinde ve hak edilmiş bir şey olduğu unutulur;çünkü hepimizin içimize çektiğimiz hava felaket,can sıkıntısı ve umutsuzlukla doludur. Bu bakımdan,soluduğumuz o pis havayı temizlenenlere ve güçlü bir şekilde bize örnek olarak hayatımızı arınmış bir hale getirenlere şükran borçluyuz. Başarı kazanan atletlere sunduğumuz zafer çelenklerinden sunmalıyız onlara da. Sevginin de en derin yanı mutlu olmaya söz vermektir. Sevdiğimiz insanların sıkıntısının,kederinin ya da felaketinin üstesinden gelmekten daha güç ne olabilir?Her erkek ve her kadın,mutluluğun,yani kendimiz için kendi çabamızla elde ettiğimiz mutluluğun başkalarına sunulabilecek en güzel,en cömert armağan olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
İyiliğin saygısızca ve insanı küçük düşürecek şekilde yapıldığı da olur. Gerçek nezaket,daha çok,bütün sürtüşmeleri yumuşatan ve insandan insana geçen bir neşedir. Böyle bir nezaket hiçbir zaman öğretilmez. “Nazik insanlardan oluşmuş bir topluluk”denilen yerlerde öne doğru eğilen sırtlar gördüm,ama hiçbir zaman nazik bir insana rastlamadım.
Bağırıp çağırarak gırtlağını yırtan şu aynı adam,şarkı da söyleyebilecektir. Çünkü her insanda kendisine kalıtımda geçen bir yığın sarsak,iç içe geçmiş kas vardır;bu karmakarışık yumağı,bu düğümü çözmek gerekir ve bu da kolay bir iş değildir. Öfke ve umutsuzluğun yenmek zorunda bulunduğumuz ilk düşmanlarımız olduğunu bilmeyen var mıdır? İnanmalı,umut etmeli,gülümsemeli ve aynı zamanda çalışmaya koyulmalıyız. İnsan öyle bir yaratıktır ki,karşı konulmaz bir iyimserliği kendisi için temel kural haline getirmedikçe hemen en koyu kötümserlik doğrulanacaktır.
İnsanın kendisinden başka düşmanı yoktur. Yanlış yargılarımız,boş korkularımız,umutsuzluğumuz ve kendi kendimize çektiğimiz karamsar nutuklarla kendimizin en büyük düşmanıyızdır.