Biliyorum, mezarlar da ölüler de insanları beklemez. Onları geçtim, ölüm de beklemez. Bekleyen sadece biziz, ölüme çok derin anlamlar yükleyen, başımıza gelen her haltı şiirsellikle süsleyen biziz. Kaybolup gitmeyi kabullenemeyen, hayır-hayır-biz-yok-olamayız diye deliren, direnen, yine biziz. Biz... Biz, zavallılarız. Halbuki ölüm de, terlik, bardak ya da gazoz gibi, sadece bir kelime en nihayetinde. Hayatta ince bir detay, zamanda küçük bir leke... Ama olmuyor işte, insan bir şekilde avunmak istiyor; yine de, küçük de olsa, bir masala tutunmak istiyor.
Öğrendiğim şu, hayatta her şeyi tüketen, ruhu öldüren, sahip olduklarının kıymetini unutmana sebep olan tek bir şey vardır, o da alışmak. İşte bu sebeple, nankörler her güzelliğe kolay alışır ve de bu alışkanlığın perdesi altında, evveliyatlarındaki bütün diğer günleri unuturlar. Gençlikmiş, sıhhatmiş, servetmiş, hepsi iki günde hükümsüz kalır. Bir de çilekeşler var, onlar da ızdıraba kolay alışır. Onlar için de işkenceymiş, ölümmüş, kölelikmiş, hiçbirinin hükmü yoktur. Velhâsılıkelâm, iyiye de kötüye de fazla alışma evladım. Alışırsan, güzel olanın kıymetini bilmez, kötü olandan da rahatsız olmazsın. Kıymetsiz bulduğun yahut rahatsız olmadığın şeyler için de, asla ve kat’a mücadele etmezsin. Kuruyup gidersin bir köşede, hiç yaşamadan ölürsün. Sen sen ol, mücadele etmekten vazgeçmiş o mezar-ı müteharriklerden biri olma evladım.”
“İnsan hiçbir ümidi kalmayınca, her gün kendini tekrarlayan hayatın altında ezilir” demiş Flaubert. Benim de kendimi böyle pejmürde hissetmem, muhtemelen bu fasit dairenin içinde, neredeyse hiçbir ümide sahip olmadan, dönüp durmamdan kaynaklanıyor. Muhaberattaki günlerimde, daha da hızlı dönmeye başladım. Evet, Kahire Seferi birkaç gün sonra bitecek, muhaberattan kurtulacağım, biliyorum, ama– ama beni nâtamam kılan, o kadar fazla ama, fakat, lâkin ve ancak var ki hayatımda... Ahval-i siyasiyye icabı, ömrümün sonuna kadar hiç tayyare yüzü göremeyeceğimin farkındayım mesela. Rüzgârı yüzümde hissetmeden, ikinci mevki vazifelerde çürüyüp gideceğimi çok iyi biliyorum. Beni sadece her ihtimale karşı ellerinde tutuyorlar, onu da biliyorum. Onların nezdinde, icap ettiğinde kolayca harcanacak zavallı bir piyondan ya da üniformalı bir memurdan ötesi değilim.