"...“Sadece şaşırdık, Ben,” diye yükseldi annemin nazik sesi.“Batıl inançlı birine benzemiyorsun da.”
“Değilim zaten,” dedi Ben. “Ama dikkatliyim. Arada fark var."
...
"Hâlâ kafamda birkaç tahtanın eksik olduğunu sanıyorsunuz,” dedi Ben keyifle. “Bakın, yarın Biren’de durursak ve biri size ormanda ayak sürüyenler olduğunu söylerse ona inanır mıydınız?” Babam başını iki yana salladı. “Ya bunu iki kişi söylerse?” Aynı tepki.
Ben kütüğünde öne doğru biraz eğildi. “Peki ya bir düzine insan tam bir içtenlikle etrafta ayak sürüyenler...”
“Tabii ki inanmazdık,” dedi babam kızarak. “Bu çok saçma bir iddia olurdu.”
“Elbette öyle,” diye doğruladı Ben, bir parmağını kaldırarak. “Ama asıl soru şu: Ormana girer miydiniz?” "
" 'Şu ıslık sesi,' dedi Leyla Tarık'a, 'kahrolası vınlama; en çok ondan nefret ediyorum.'
...Aslında ıslığın kendisi değil, diye düşündü kız daha sonra, başladığı anla çarptığı an arasındaki saniyeler. Muallakta kaldığını hissettiğin o kısa, bitmek bilmez süreç. Bilememek. Beklemek. Hükmü duymak üzere olan bir davalı gibi.
Genellikle akşam yemeğinde oluyordu; Babi'yle ikisi sofradayken. Başlayınca, başlarını kaldırıyorlardı. Çatal havada, lokmalar ağızda, öylece durup ıslık sesini dinliyorlardı... Vınlama. Sonra patlama. Neyse ki başka yerde. Bırakılan soluklar; şimdilik kurtulduklarını ama bir başka yerde, çığlıkların ve kesif duman bulutlarının arasında bir çırpınmanın sürüp gittiğini, çıplak elle, deli gibi toprağı kazan, enkazın altında bir kız kardeşten, bir ağabeyden, bir torundan kalanı çekip çıkarmaya çabalayan birilerinin olduğunu bilmek."
" 'Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibaresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem.' "