“İntiharla yaşamına son veren ve yaşadığı sürece de ölmek için adeta çabalayan bir kayıp ruhun anlatısı.” Kendimden çokça şey bulacağımı düşünerek okuduğum bu yorum, kitabı almamdaki ilk etkendi.
Topluma kendini ne yapsa kabul ettiremeyen, kendini onlardan biri göremeyen ve onlarlayken kendini, kendince kabul edilebilir bir soytarı maskesi altında saklayan Oba Yozo’nun hayatına dalıyoruz bu romanda. Kendini, sefilliğini o kadar kabullenmiş bir tip olarak tanımlamış ki, toplumla çatışmayı aklının ucundan bile geçirmemiş. Eleştirdiği ve hatta tiksindiği insanlar içinde yer edinmek için çırpınan bir öteki. “Harcanan bir potansiyel” ve soytarı arasında gidip geliyor, ya da ben öyle düşünüyorum. İnsanlara üstten baksa da gerçek kişiliğini gösteremeyecek kadar korkak; onun deyimiyle “onlar bile” ona böyle aşağılık davranabiliyor. Topluma dışardan bakmanın ürkütücülüğünü, ıstırabını ömrünce yaşayan ve acı içinde kıvranan bir ana karakterimiz var. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim, çoğu yorumda da değinildiği gibi ana karakterin özellikle kadınlara olan yaklaşımı ve fikirleri karakter ile kurduğum bağı sekteye uğratan kısımlardan oldu. Oba Yozo zaten klasik bir ıssız adam anlayacağınız. Tamam sen kötüsün, ailenle sorunların var ve psikolojin bozuk falan filan.
128 sayfa olsa dahi bir çırpıda okunabilecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Hayır edebiyat yaptığımdan değil, içerdiği ağır ögelerden dolayı. İnanılmaz iyi bir roman diyemeyeceğim fakat bu kadar uzun bir inceleme bile yazacağımı asla düşünmezdim kitabın başındayken. İçime dokunan, beni huzursuz eden sayılı romandan biri oldu. Silik, kitabın ortalarına kadar “japonyanın en çok okunan romanlarından biri bu muydu yani?” dedirten sade bir anlatımı var ama Dazai’yi, kendisinden okuduğum ilk roman olmasına rağmen