Görüşlerimi paylaşmaya başlamadan önce, kitabın çevirisini yapan Regaip Minareci ve ekibine teşekkürlerimi iletiyorum. Fantezi türünde bir eser olmasının getirdiği ekstra zorluklara rağmen, okuma serüvenim boyunca bir kelimenin bile garip hissettirdiği bir durumla karşılaşmadım. Bu kaliteli çeviri için kendilerini tebrik ediyor ve yazıma devam ediyorum.
Witcher evreniyle tanışmam, kitaplardan ziyade oyunlar ile olduğundan, seriye karşı hep bir soğukluk hissetmişimdir. Karakterleri yeterince anlayamadığımı düşünmem, kendimi onların yerine koymakta zorluk çekmem, hep kendimde bir sorun olduğunu düşünmeme neden oluyordu. Evet, sorun bendeymiş; çünkü kitaplardan kendimi mahrum bırakmış olmam büyük bir hataymış.
Son Dilek kitabı, bizi Witcher evrenine yavaş ancak sıkılmayacağımız bir tempoyla sokuyor. Evrenin kendine has bilinmezlik hissi, ilk sayfadan itibaren etrafımızı sarıyor. Bu his, yavaş ancak istikrarlı tempo ile birleşince de kitabın başından kalkamamamıza sebep oluyor. Eh, doğal olarak temponun yükseldiği ve bize nefes alma imkânı sunduğu düşüş noktasına kadar kitap, soluksuz bir okuma keyfini beraberinde getiriyor.
Bu noktada, karakterlerin ne kadar doğal hissettirdiğinden bahsetmem gerekiyor. Ana karakterimiz Geralt, ne "siyah" diye tabir edebileceğimiz ne de "beyaz" diyebileceğimiz bir karakter. Kendisi, gri tonlarında gayet dengeli kurulmuş bir kişilik yapısına sahip. Gerek travmalarının okuyucuya yansıtılışı, gerek prensipleri yüzünden yaşadığı iç çatışmalar, fazlasıyla doğal hissettirerek kendisiyle empati yapabilmemizi sağlıyor.
Kitap, Geralt'ın iç çatışmalarını bize yansıtırken alt metninde işlediği "insanlık" ve "canavarlık" arasındaki çizginin bulanıklığı konseptini okuyucuya başarılı bir şekilde sunuyor.
Toparlamam gerekirse, elimizde, ince işlenmiş