Regaip Minareci

Regaip Minareci

Çevirmen
7.9/10
5.537 Kişi
·
15.881
Okunma
·
1
Beğeni
·
90
Gösterim
Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam yeniden evlenebilmek için babasından izin istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

"Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

"Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

"Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

"...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

"Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
Ah şu bizim burjuvazi merakımız ve hatırlanmama korkularımız.

https://www.youtube.com/watch?v=eTCUu4GlQws
Sanki Athena bu çok sevdiğim şarkısını yazarken tamamen Zweig'ın bu kitabına ithaf etmiş.

Boşuna çökmüyoruz ki biz. Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, yeri geliyor kaostan besleniyoruz, yeri geliyor kaldığımız çıkmazlarda bekliyoruz insanları. Ceyranda kalmış duygularımız gibi kitabın ana karakterinin baktığı o uzaktaki dumanlı tepeden, "sana" bakan pencereden her gün bakıyoruz. Bu "sen" kelimesi Zweig'ın diğer kitaplarında olduğu gibi kişisel bir anlam içermiyor. Buradaki "sen" popülerliğin ve zenginliğin verdiği bir haza sesleniş. Tamamen burjuvaziye karşı yazılmış bir monolog. Bir serenat misali, burjuvazinin kapısında onun geri gelmesini arzuyla bekleyen bir yakarış, özlem.

Aklımızda kalanları olası çöküşlerimiz için silmek istiyoruz. Yapmacık heyecanlara bürünüyoruz tabii ki bunları yaparken. Bu yaşamın nasıl olacağını sorup duruyoruz her gün kendimize aynı Madame de Prie gibi. Nerelere kaçıp kurtulacağımız konusunda ikilemlerde kalıyoruz. Ama sorunumuzun dermansızlık olduğunu da biliyoruz her zaman.

Athena'nın dediği gibi;
"Gece soğuk ve sessiz, senden eser yok şimdi, karanlık girdabında çöküşlerdeyim." Madame de Prie'nin de 29.sayfada olan durumu gibi aynı.
"Bayılıp yere yığılan kadının hem çevresi hem içi kapkaranlık oldu."
İşte esas olayımız, bu yalnızlıkla ve kendimizle olan verdiğimiz savaşta içine düştüğümüz o karanlık girdabın verdiği çöküş. Sanki kalbimizin sürekli üstüne bastığı spiritüel bir lamba var ve kalbimizi ondan kaldırdığımızda hem çevremizi, hem de içimizi kapkaranlık bir hale getiriyoruz. Bu lamba ise kimisi için iman oluyor, kimisi için para oluyor, kimisi içinse kendini gerçekleştirme hırsı oluyor.

Yaklaşmamasını istiyoruz bazı şeylerin. Ama kitabın ilk sayfalarından beri anlayabileceğimiz Madame de Prie'nin çöküşünün yaklaşması gibi, kimi zaman Komutan Logar bir cisim yaklaşıyor efendim, kimi zaman Necm Suresi 57. ayette bahsi geçtiği gibi kıyamet yaklaşıyor, kimi zaman o en merak ettiğimiz şehirlere, ülkelere gideceğimiz zamanlar yaklaşıyor, kimi zaman da o içimizdeki nefsin karanlık girdabının belirtileri yaklaşıyor. İşte burada da Zweig devreye giriyor yine. O girdabın içinde kelimelerden üretilmiş sörf tahtasında edebiyat denizi içerisinde okurlarını tek tek çekip çıkarıyor oradan. Bazen o yuvarlak gözlükleri ıslanıyor edebiyat denizinden gelen eleştirilerin kelimeleriyle fakat Zweig gözüyle bakmıyor ki dünyaya zaten. O tamamen yüreğiyle yazıyor yazılarını ve kalbiyle bakıyor dünyaya. Çöküyorsa da adam gibi çöküyor, intihar ediyorsa da adam gibi intihar ediyor.

Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, ruh çöküntülerimizin bir kereliğine bile olsa farkında olmamız bazen bütün hayatımıza karşı bir fener tutmamızı sağlıyor. Ruh girdabındaki o mistik çökeltilerin anlamları da yine hayatı ne kadar anlamlandırabildiğimizle kısıtlı kalıyor. Ama insanoğlu kısıtlandırmaları sevmiyor. Her daim araştırıyor, sorguluyor, yazıyor, çöküyor insanoğlu.

Hem... Çöküş ya da yükseliş. Kot farklarının bir önemi var mıydı ki? Bulunduğumuz seviyeden vizyon, karakter ve yaşanmışlık olarak ne kadar değişik şeyler yaşarsak o kadar farkına varıyoruz hayatımızın sadece kendi çöküş ya da yükselişlerimizden ibaret olmadığını. Onun için de sürekli öyküler yazılıyor içimize çöken ve belki de yükselişimize sebep olabilecek bu paranoyalara. Belki de Zweig'ın yazdıklarından dolayı ruhumuz zamanın Osmanlı Devleti gibi bir çöküş devrine giriyor ruhumuzun düşmanlarından gelen o dertli oklar nedeniyle.

Bakış açılarınızın gözleri önünden ellerinizi çekmenizi ve çöküşlerinizin bir öykü olabilecek nitelikte kaotik olmasını isterim. Sanırım bundan sonra en çok istediğim şey, Zweig'ın yanına çöküp onla beraber manevi çöküşlerimizin nasıl olacağını sorgulamak olurdu.

İyi çöküşler dilerim.
Pandora'nın Kutusu, Ahit Sandığı, eski basım Kur'an-ı Kerim'ler, gömülü şamdan...
Kimine göre iddiadan ve rivayetten ibaret, kimine göre ise hayatın ta kendisi kelimeler bunlar.

Kitabın başrol kahramanı Yahudilik inançlarının devamı için kendilerini ve dolayısıyla da kutsal nesneleri olan şamdanlarını korumaya çalışan Yahudiler değil aslında.
I. Justinianus yani namıdiğer 527-565 döneminde Doğu Roma İmparatorluğu'nun başında olan adam. Bu adamı kısaca tanımak istersek bir rivayete göre şöyle denilir; I. Justinianus 537'de İstanbul’da Aya Sofya kilisesini ibadete açarken; "Ey Süleyman senin mabedini de geçtim." diye haykırmıştır. Bu söylem ise bana Atreyu grubunun Can't Happen Here şarkısının nakaratında :
"Senin tanrın benim tanrımı biliyor mu? / İşte bu, dünyanın nasıl son bulacağıdır." sözlerini hatırlattı.

Bir gün Ankara'da Hacı Bayram Veli Camii'ni gezerken rehber bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Camiinin yanında bulunan Ogüst Mabedi kalıntılarından kalan harabe duvarlarla caminin ana aksını oluşturan duvar arasında bir açı vardı. Ve bu açı Hristiyanlara karşı şöyle bir mesaj iletmekteydi : "Sizin inanışınız ve yönelişiniz yanlış, bizim inanışımızın doğruluğunu da işte bu aramızdaki açının miktarı belirtmektedir."

Peki, neden bunları anlatıyorum? Yahudiler Gömülü Şamdan kitabında Hristiyanlarla, Haçlılar günümüze yakın bir tarihteki savaşlarda Müslümanlarla ve günümüz Müslümanları da yine birtakım Müslümanlarla dinlerini ve takvalarını kapıştırıyor iken neler bizi farklı kılıyordu bu kitaptaki şamdanın ilginç ve mistik yolculuğu kadar?

Şu anda dünyanın Doğu ülkelerinde birileri sabah kalkmış, Hint çayını içmiş, meditasyonunu yapıyor. Batı ülkelerinden birinde ise birileri sabah kalkmış, evine en yakın kilisesine gidip vaftizini yaptırıp bir güzel aklanıyor paklanıyor cillop gibi yeniden doğmuş oluyor. Doğu spiritüel açıdan Nirvana'ya (Kurt Cobain olan değil) ulaşmayı kendine amaç edinmişken Batı ise havariler, papazlar, keşişler, onların heykelleri, eski papazların tasvirleri, gravürler, freskler, Dor, İyon ve Korint nizamında sütunlar, planlamaları ve yönelimleri ile mana değil de tam bir madde felsefesi ile arayışlarını ve amaçlarını ortaya koymuş kiliselerden, bazilikalardan ve katedrallerden oluşuyor. İşte tam olarak da Şamdan'ın yolculuğuna sebep olan bu tinsel arayış çağlar boyunca gerek bu şamdana, gerek Ahit Sandığı'na gerekse eski basım Kur'an-ı Kerim'lerin günümüze kadar bir şekilde ulaşmasını sağlıyor. Belki bizden 1400 yıl önce yaşamış olan insanlar da bizim şu anki hayat tarzımızı çeşitli kutsal kitaplara göre belirlememizi sağlarken kitapta yaşanan tinsel ve kalıcı arayışın azmi gibi olaylar geçti başlarından, kendileri için değil de sanki kendilerinden sonra gelecek bir dahaki nesiller için bir zaman kapsülü niteliğinde tapınaklar, kitaplar ve madde-mana arasında gidip gelen çeşitli dinler ve tanrılar bıraktılar 21.yy insanlarına.

Gömülü Şamdan bugüne kadar Zweig'a dair okuduğum 11.kitaptı. Tinselliğin bu kadar baskın olduğu başka bir kitabını okumamıştım. Kendisi sayesinde çeşitli dinlerin maddelere ve cansız nesnelere yüklediği tinsel ve canlı anlamlara şahitlik etme fırsatı buldum. En önemlisi de Süleyman'ın Tapınağı olarak adı geçen Kudüs'teki ilk Yahudi tapınağı hakkında çeşitli bilgiler öğrenmeme fırsat sağlamış bir kitap oldu. Aynı Mısır'daki piramitler gibi bu tapınak da sadece firavunlara mezar, ya da hahamlara salt bir ziyaret merkezi olmak için tasarlanmamıştı.

--- Ömer Çelakıl mode on ----
Süleyman'ın Tapınağı hakkında küçük bir araştırmadan sonra dinler ve mimarlık tarihi açısından önem teşkil edecek şu siteyi buldum, ilgilenenler için çok keyifli bir okuma olabilir : https://saklitarih.wordpress.com/...naginin-buyuk-sirri/
---- Ömer Çelakıl mode off ----

Zweig'ın bugüne kadar okuduğum kitapları bir yana, bu kitabı bir yana. Huzuru toprağın üstünde değil de toprağın altında arayanlara selam olsun.
Babaya Mektup, Franz Kafka bu kitapta babası Hemann Kafka' ya mektuplar yazmış. Ama malesef babası bu mektupları hiçbir zaman okuyamamış. Ki iyiki okumamış. Aslında zaten babası okusun diye de yazmamış.Kafka bu kitapta içinin kapılarını tamamen okuyucularına açıyor. Kafka kitaplarında hep sanki sert ve karamsar bir hava var ya bunun sebebi bu kitapla ortaya dökülüyor gibi. Çünkü çevresinde hep sert gaddar bir tavır görmüş. Kafka babasının ailesine işçilerine kısaca bütün çevresine karşı gösterdi sert tutumdan rahatsız olurken ondan nefret edip hatta tiksinirken aynı zamanda babasına hayran bir çocuk olduğunu anlatıyor. Kitap çok soğuk bir üslupla yazılmış ve bu da babasıyla aralarındaki mesafeyi iletişimsizliği uzaklığı çok iyi izah ediyor.Hâlâ günümüzde sıkça şahit olduğumuz otoriter baba ve baba evlat çatışmasını çok güzel ve akıcı mektuplara anlatmış. Kitapta ilk yetmiş sayfa bu mektuplardan oluşuyor. Geriye kalan sayfalardaysa bazı belgeler ve biyografiler var. Franz Kafka yı tanımak isteyenler onu bu otobiyografi kitabıyla en iyi şekilde tanıyabilir.
XV. Louis döneminin ihtişamlı Fransa'sında, sarayda etkin konumda olan kadınlardan biri de  Madame de Prie'dir. Madame de Prie'nin şatafatla, balolarla, görkemli elbiselerle süslü hayatı, gözden düşmesi ve Kral tarafından Paris'ten uzak kırsal bir bölgeye sürülmesiyle alt üst olur. Kırk sekiz sayfalık bu hikaye Madame de Prie'nin Paris'ten yani Kral'ın sarayından uzaklaştırılmasının ardından yaşadıklarını, içinde bulunduğu duygu durumunu anlatıyor. Stephan Zweig diğer birçok kitabında olduğu gibi Bir Çöküşün Öyküsü'nde de ana karakterini kadınlardan seçmiş. Zweig'ın benim için en iyi kitabı Korku'ydu, o kitapta elindekileri kaybetmekten korkan bir kadının hisleri çok iyi yansıtılmıştı; Bir Çöküşün Öyküsü'nde ise elindeki birçok şeyi kaybeden bir kadının bu durum karşısındaki ümitsizliğini, mutsuzluğunu okuyor ve hissediyoruz. Zweig, karakterinin hissettiklerini bu kitabında okura başarılı bir şekilde aktarmış. Okurken ister istemez sizler de Madame de Prie ile sıkılıyor, bunalıyor veya kısa süreliğine rahatlıyorsunuz.

Elinde kısmi de olsa bir iktidar gücü bulunduran ve içinde bulunduğu ortama fazlasıyla alışan bir bireyin bu ortamdan koparıldığında gösterdiği duygusal tepkiler kitabımızın ana fikrini oluşturuyor. Biz insanlar herhangi bir nesne, kişi ya da ortama alıştığımızda ve bunlardan biri bile elimizden alındığında buna otomatikman tepki veriyoruz. Hattâ bu tür şeyler Madame de Prie'de olduğu gibi kişiyi oldukça depresif bir ruh haline bile sürükleyebiliyor. Birey bu durumdan kurtulmanın yollarını ararken saçma çözümlere başvurup kendini daha kötü bir konuma da sokabiliyor. Zweig yarattığı karakterlerin duygu durumlarını, duygularındaki hızlı değişimleri  başarılı bir şekilde yazıya döküyor ve okuyucu etkilemeyi başarıyor. Bir Çöküşün Öyküsü mükemmel bir kitap olmasa da bir gün içinde bitirilebilecek, okuyucuyu sıkmayacak ve okurun duygularına hitap edebilecek bir hikaye.
Kitaplığımda bir yılı aşkın süredir var olup bir türlü klasik okumaktan fırsat bulup da okuyamadığım dehşet güzel bu romanı Sevgili Necip G. hocamızın #28167510(farklı türleri keşfet etkinliği) sayesinde okudum, öncelikle vesile olduğu için kendisine teşekkür ederim.

Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Ve kitap bittikten sonra en arka sayfa da serinin 2. Kitabı bu olduğunu öğrendim büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntü yaşadım açıkçası... Önce Şizofren okuyup ondan sonra oyunbaza geçmek lazımmış...

Yaklaşık 250. Sayfadan itibaren dehşet sürükleyici! Sayfalar nasıl hızlı geçiyor anlamıyorsunuz...Adam kaçtıkça ben de onun yanında nefes nefese kalmış koşuyormuş gibi hissettim, soluksuz okumak bu olsa gerek :) Ters köşelerle dolu bir kitap...En büyük kötülüğü, en büyük darbeyi en yakınımızdakilerden bizi iyi tanıyan insanlardan yemişizdir şüphesiz, kitapta bunu daha iyi kavrıyorsunuz..(Katil kim?)
Bu tarz kitap okumayı çok özlemişim...
Kitabın arka kapağında “evde yalnızken okumak için çok cesur olmanız gerekir “ yazısına katılmıyorum aksine komik buldum bu yazıyı korkuyla alakası olmayan psikolojik gerilim tarzında polisiye bir kitap..
Kalın sağlıcakla..
Bir babaya hasretliğin hikayesi...hasretlik diyorum çünkü yanında olsa bile hasret duyarsın bazen sevgiye, ilgiye, baba şefkatine..
Degiştiremeyeceğin şeyler olur ya hayatta. Silemezsin, değiştiremezsin, bırakıp gidemezsin, vazgeçemezsin. Yine de sitem etmeden de rahat edemezsin. Çünkü içinde, kalbinin bir köşesinde yer alan senin bir parçanı koparmak mümkün değildir. Ama kabullenmezsin de yaşananları, yaşattıklarını, hayal kırıklıklarını..
Dile dökersin, hislerini bilsin istersin, bir cesaretsizlik vardır yüzüne söyleyemezsin (Belki de buna cesaretin yoktur. Belki arandaki setlerin daha da kalın duvarlarla örülmesinden korkarsın). Söylemeden için rahat etmez çünkü sevdiğin biridir boşver deyip gidemezsin. Sadece bir serzenişte bulunursun uzaktan. Belki bir şiir yazarsın, belki bir kitap...Belki de bir mektup yazarsın hiç gönderemeyeceğin..
Belki de babaya yazılan bu mektup derinden hissedilen hasretin son bulması içindir. .
Bu kitabın incelemesini uzun tutmayacağım. Çünkü kitap kısa ve beni o kadar etkilemedi. Açıkçası modern klasikler dizisinin 98. Kitabi olması ve elimdeki kitabın 2. Basım olması beni biraz tedirgin etmişti. Yani Stefan Zweig'a ait bir kitabı neden bu kadar geç yayınladılar?
Cevabı kitabın o kadar iyi olmamasıymış.
Kitap 74 sayfa ve 5 tane hikayeden oluşuyor. Çoğu da Stefan Zweig'ın ruhsal bunalımda olduğunu belli ediyor bana göre. Çoğu hikayenin sonunda ana karakter intihar ediyor. Yıllar sonra yazarın da edeceği gibi...
Hikayeler beni etkiledi ama derinden sarsmadı. Yani etkileyiciydiler ama bir Zweig kitabı gibi göremedim ben nedense.
Yine de son sözüm okunabilirler bence.
Güzel bir Stefan Zweig kitabının daha sonuna geldik:) kitabın anlatımında 'du 'di' ekleri çok kullanılmıştı o biraz rahatsız etti. Genel olarak güzel bir kitapti bir egonun çöküşü güzel anlatmıştı yazar. :)))
Madame de prie adında sarayda yüksek mertebede olan bir kadının . Hep beğenilmiş, kadınlar tarafından kıskanılmış, saygı duyulan, para ,şöhret , makam mevki sahibiyken aniden dibe vurmasını yani çöküşünü konu alan bir kitap.
Aşırı egonun getirdiği zararlara da güzel deginmiş yazar. Madame ölürken bile egosunu düşünüyor ' ölümüm bile insanlar tarafından ilgi çeksin hep konuşulsun' düşüncesinde ama sonu tam bir hüsran madamin istediği gibi olmuyor . Ölümü kimsede bir etki yaratmiyor .Yine baş karakterin bir kadın oldugu kitabin duygularını çok güzel anlatmıştı Zweig.
Gerilim ustası Wulf Dorn'un bir kitabını daha bitirmiş bulunuyorum. Psikiyatrist ile başlayan Wulf Dorn okuma serüvenime Fobi ile devam etme kararı aldım ve kitabı bitirdikten sonra oldukça doğru bir karar verdiğimi anladım. Psikiyatrist kitabında yer alan karakterlerden Mark Behrendt bu kitapta da var, bu nedenle yazarı okumaya başlamayı düşünüyorsanız Fobi'yi Psikiyatrist'in ardından okumanızı öneririm. Psikiyatrist'te yardımcı karakterlerden biri olan Mark bu kez kitabın ana karakterlerinden biri haline gelmiş. Şunu da söylemem gerekir, Psikiyatrist'in gerilim düzeyi Fobi'ye oranla çok daha yüksekti. Yani o kitabı okurken ciddi manada gerilmiş ve korkmuştum. Fobi ise daha farklı bir kitap, okuru fazla germiyor belki ama bir çırpıda okunup beğenisini kazanıyor ve düşündürüyor. Yani demem o ki, Psikiyatrist'i okuyup Fobi'yi henüz okumadıysanız Fobi'nin de sizi aynı şekilde ürkütmesini beklemeyin, aksi halde hayal kırıklığına uğrarsınız.

Fobi'de olaylar Sarah Bridgewater isimli bir kadının, oğlu tarafından bahçede birinin olduğu şeklinde bir cümleyle uyarılması ile başlıyor. Eşi Stephen iş için seyahate çıkmış olmasına rağmen, Sarah onun beklenenden erken döndüğünü düşünüyor. Sarah kocası için aşağı indiğinde karşısında Stephen'ı değil başka birini buluyor. Yüzü yara izleriyle dolu bu adam eve Stephen'ın arabasıyla geliyor, onun anahtarlarıyla kapıyı açıyor, üstünde onun kıyafetleri var ve ona kocasıymış gibi davranıyor. Sarah'ın yapabileceği tek şey ise bu oyunu sürdürmek, çünkü yukarıda altı yaşındaki oğlu Harvey var ve bu yabancının sinirlendirilmemesi gerekiyor.

Henüz iki kitabını okumuş olsam da Wulf Dorn bende farklı bir yer edinmiş durumda. Olayları  dolandırmadan, sade ama etkili bir şekilde okura aktaran yazarımız yaptığı işin hakkını veriyor. Korku kavramını ele alış şeklini çok beğeniyorum. Fobi'yi bitirdiğimde "Ne kadar doğru!" dediğim o kadar fazla cümle vardı ki, bitirdiğimde bunları düşünmemi sağlayan yazarları ve kitaplarını ayrı bir seviyorum. İnsan varoluşunun tıpkı mutluluk gibi, hüzün gibi temel duygularından biri olan korku hakkında, yanıltıcı güvenlik duygusu hakkında düşünüyor, düşünüyor, düşünüyorsunuz. Bunları düşünmekle kalmıyor hayatınızı, geçirdiğiniz günlerin ne derece dolu olduğunu veya yaşamınız için ne denli şükrettiğinizi sorguluyorsunuz. Çünkü Dorn'un da dediği gibi "Ne yazık ki insanların çoğu yaşamlarının değerini ancak sona yaklaşırken anlarlar." Bu sonun ne zaman geleceğini bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz halde neden hâlâ sahip olduğumuz şeylerin nankörü olmaya devam ediyoruz? Kaçımız bir anne babaya sahip olduğu için her gün şükrediyor veya kaçımız yediği yemeğin ardından bunun aslında ne kadar büyük bir lütuf olduğunun ayırdında? Günümüzü bomboş geçirmek yerine, elimizdeki şeylerin değerini bilmemek yerine ne zaman aslında bugünümüzün son günümüz olabileceğini ve buna göre hareket etmemiz gerektiğini düşünüyoruz? Bana sorarsanız çok geç olmadan, sahip olduğunuz her şeyin aslında size verilmiş bir ödül olduğunun farkına varın; kesinlikle değmeyecek şeylere uğruna, bir hiç uğruna hayatınızı harcamayın.

Wulf Dorn, Fobi'de ele aldığı konuyu nasıl belirlediğini anlattığı iki üç sayfalık sonsöz kısmındaki cümlelerle bile beni etkilemeyi başardı. Mükemmel bir konu, harika bir kurgu, akıcı bir dil, bu türde bir romandan bekleyebileceğiniz her şey, hattâ daha fazlası Fobi'de mevcut. Tavsiye edilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 15.881 okur okudu.
  • 442 okur okuyor.
  • 10.524 okur okuyacak.
  • 207 okur yarım bıraktı.