Regaip Minareci

Regaip Minareci

ÇevirmenEditör
7.8/10
32,3bin Kişi
·
142,7bin
Okunma
·
35
Beğeni
·
6,6bin
Gösterim
Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
72 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Kafka'ya ait okuduğum ilk kitap oldu. Bu kadar ince ruhlu bir insanın tüm kitaplarının okunması kanaatine vardım. En kısa zamanda tüm kitaplarını da edinip okumayı planlıyorum. Biraz daha otobiyografik özelliğe sahip kitapta babasına karşı serzenişini, isyanını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Bu zamana kadar korkudan söylemeye cesaret edemediği sözlerin haykırışı olmuş..

Hermann Kafka, Franz Kafka'nın babası. Çocukluğu zorluklar içinde, fakirliklerle geçmiş, gücünü kazanmış ve kendi çocuğunu da güçlü ve yürekli olarak yetiştirmek isteyen baba. Çocuğunu daha çok alaycı bir şekilde, güleryüz göstermeden yetiştirmiş, Kafka'nın her davranışını, heyecanlarını küçümseyerek yaklaşmış düş kırıklıkları yaşatmıştır.

Kafka babasından o kadar etkilenmiştir ki, tüm dünya onun için babasından ibarettir. Babasının kendine uygun düşmeyen her hareketi eleştirmesi sonunda kendi eylemlerine güvenmeyen, kararsız, sebatsız bir Kafka yaratmıştır.

Kendisi için önemli olan ufak şeylerin babası için önemsiz olması Kafka'yı çok derinden yaralamıştır. Kitaptan bir alıntıya yer verecek olursam '' Beni çileden çıkaran şeyin seni etkilemesi gerekmez artık ya da tersi, senin için masumiyet olan benim için suç sayılabilir ya da tersi; sende sonuçsuz kalan bir şey beni mezara götürebilir.''

Kafka hayata küsmesinin sonucunda kendi dünyasını üç parçaya bölünmüş olarak aktarmıştır. '' Bunlardan biri benim köle olarak, yalnızca benim için uydurulmuş ve hiçbir zaman bütünüyle yerine getiremediğim kurallar altında yaşadığım dünyaydı; sonra benden sonsuz uzakta olan, içinde senin yaşadığın, idareyle, komutların dağıtılmasıyla ve bunların yerine getirilmemelerine kızmakla uğraştığın ikinci bir dünya vardı; son olarak diğer insanların mutlu, buyruklardan ve boyun eğmekten bağımsız olarak yaşadıkları üçüncü bir dünya.

Kafka için itiraflardan, haykırışlardan oluşan bu mektupta şu sözler mektubu bile yazarken, korkudan her istediğini yazamadığını ifade etmektedir. ''Sana burada yazılı yanıt vermeye çalışsam, yanıtım epeyce eksik kalır, çünkü yazarken bile korktum ve bunun sonuçları beni senin karşında durduruyor...''
56 syf.
·Puan vermedi
Kitabın özenle hazırladığım video incelemesini şuradan izleyebilir ve daha fazlası için Youtube kanalıma abone olabilirsiniz: https://youtu.be/0LnGaUXWEb4

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir." ;)

Zweig kısa anlatımların efendisi gibi. Yine müthiş bir kısa anlatımla karşımızda kendisi...

İnsan kafesin içindeki kuş gibi neşeyle salınan bir varlıktır bu hayatta. Aynı başkarakterimiz Madame'ın da yaptığı gibi... Kafesi onun sarayıdır ve saray hayatı da küçük ama mutlu yaşamı...

Kafesinden çıkan insan, bir şatoya bile hapsolsa, şatonun otuz penceresinin açıldığı odaların ışıklarını yakar ve sanki yalnız değil de eski kafesindeymiş gibi rol yapar kendine. Yalnızlık, insanı, acıyla kalabalık kılar. Öyle bir acı anlatım ki Zweig'in burada yaptığı, ciğerimde hissettim Madame'ın psikolojik yıkımını.

Kitapta sosyolojik bir vurgu var ki bir sosyolog olarak benim doğrudan dikkatimi çekti. On dördüncü sayfada insanın yalnız kalamayacak bir varlık olduğunu, insanın en kötüsü bile olsa insanın insana ihtiyaç duyduğunu anlatan Zweig, insanın sosyal hayvanlığına da ardından yaşanacaklarla çok anlamlı biçimde değiniyor.

Kitaptaki ilk diyaloğa 23. sayfada denk geliyor. Yani kitabın ortasında... Bu da yazarın anlatım gücünü ispat ediyor. Zira beceriksiz yazarlar hep diyaloglara sığınır ve sayfa şişirirler. Fakat Zweig öyle bir anlatımla veriyor ki bize yaşananları, sanki her karakter bir diğeriyle sayfalarca diyalog kurmuş gibi hissediyorsunuz. Bu bir yazın başarısıdır.

Kitabın sonuna doğru yaşanan o hezeyan -ki ne olduğundan bahsetmek kitabı okumayana vermek olur- işte o anı daha önce kendi yaşamında deneyimleyenlere ne kadar da müthiş anlatılmış ve yansıtılmış, bunu çok net anlatmakta. Çevirene de ayrıca tebrikler iletmek gerek ki Regaip Minareci, çeviride müthiş bir duygu katmış kitaba. Bunun başlıca sebeplerinden birisi tabii ki orijinal dilden yapılan çeviridir diye düşünüyorum. Bu vesileyle çevirmeni de tebrik ediyorum.

Son olarak Madame'ın Arap motifleriyle süslediği söylenen sarayının Türk tatlıları ile tatlandırılması da bir başka dikkat çeken konu oldu benim için. Türklerin de Arap camiasının parçası görüldüğünü gösteriyor bu ve ne yazık ki bizim için kötü bir yansı olarak karşımızda. Avrupa bizi böyle mi biliyor? Galiba...

Buraya kadar kitabı sayfasal zeminde kronolojik olarak ele aldım. Son sözde diyeceğim o ki "Bir Çöküşün Öyküsü" gerçekten de bir çöküşü anlatıyor. Adı aslında kitabı ele verse de olacak her şeyi bilerek yine de okutuyor kendini kitap. Aynı "Aşk-ı Memnu"nun dizi versiyonunun her olacağın bilinmesine rağmen her yayınlanmasında izlenme rekorları kırması gibi... Bu arada, şimdiden sonraki satırları kitabı okumayanlar okumasın ki Bihter'in sonu ile Madame'ın sonu da benzemiyor değil. Acaba birbirlerinden "alıntı" mı yaptılar? Benim aklıma geldi açıkçası. Çünkü hikâyelerin özellikle son kısımları, çok benzerlik içeriyor. Kitaplara, diziye aşina olanlar bana hak verecektir diye düşünüyorum.

Kitabı özellikle bir kısa uçak yolculuğunda okumanızı naçizane önererek yorumumu bitiriyor, herkese iyi okumalar diliyorum.
72 syf.
·9/10 puan
Franz Kafkanin hayatını bilenler bilir problemli bir aileye sahiptir. Özellikle babasından gördüğü şiddet hayatının her dönemin de kendini hissetirmistir. Bu kitabı okurken bunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Türü ne deseler bu kitap için dram derim.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
72 syf.
·2 günde·9/10 puan
Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam evlenebilmek için babasından onay istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

"Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

"Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

"Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

"...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

"Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
56 syf.
·1 günde·6/10 puan
Kısa bir zweig öyküsü. Özellikle sınıflar arası ilişkileri anlamak açısından okunmaya değer. Konusunu sıkıcı bulsam da bir oturuşta okunuyor. Bilhassa kitabın ikinci yarısı daha keyifli.

Zweig'in diğer öykülerinin yanında sönük kalsa da sorunlu kadın psikolojisini anlamak açısından oldukça zevkli bir eserdir. Şahsi fikrim olarak her kadın içerisinde az da olsa bir madame de prie barındırır.

Yazarımız kadın ruhunu gerçekten çok iyi anlatıyor. Ben kadın ruhunu bu kadar iyi çözmüş başka bir erkek yazar görmedim henüz. En üst düzeyde iktidarı tatmış madame de prie'nin iktidar çevresinden uzaklaştırılmasıyla yaşadığı acı ve yalnızlığı, sonrasında düştüğü boşluğu, bu düşüşün sebep olduğu ruhi bunalımı ve çaresizliğin insana neler yaptırdığı...

Madam'ın istediği hayatı yaşayamayacağını öğrenmesi üzerine trajik bir ölümle hayatına son vermek istemesi -ölümünü destanlaştırmak istemesi- fakat bu ölüm haberinin beklenen etkiyi yaratamaması ve burjuva'nın hızlı hayatında saniyeler içerisinde buharlaşması ise trajikomik bir son yaratmış. Bir köylünün hayattan beklentileri ile madam'ın beklentileri arasındaki çatışıklık Zweig'ın eşsiz üslubu ve tasviriyle son raddesine kadar anlaşılabiliyor.

Aslında stefan zweig seneler önce, kitaptaki madam prie karakteri ile bize, şu andaki sosyal medyada bol miktarda bulunan ilgi or*spularının ileride yaşayacaklarını anlatıyor. Umarım anlarlar.

Orijinal ismi : Geschichte eines Untergangs

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
80 syf.
·1 günde·10/10 puan
Stefan Zweig in beş farklı öyküden oluşan kitabı. Diğer eselerine nazaran "epic fail" diyeceğim bir kitap. Olay yoğunluğu yok, keskin cümleler yok. Çerezlik niyetine alınıp okunabilir.

Bir de şu inceleme yazan arkadaşlardan ricam Zwegin her incelemesinin altına eşi ile birlikte intihar ettiğini yazmayın artık gına geldi. Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
72 syf.
·1 günde·10/10 puan
Çocukluk hayallerini süsleyen Viyana'da tıp okuyan Berger'in Viyana'da yalnız kalışı, arkadaş bulamaması ve derslerinden geri kalışını konu alıyor. Kızıla yakalan bir kız onu tekrar hayata döndürüp, hayatına mal oluyor. Sindire sindire okuyun çabucak bitiyor sonra :( Yeni hayatıma başlamama sebep olan sözün ( incipit vita nova ) geçtiği kitaptır aynı zamanda.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
80 syf.
·2/10 puan
YouTube kitap kanalımda Ay Işığı Sokağı kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: https://youtu.be/cw421oNbC14

Zweig'ı merak eden ve kitaplarıyla tanışmak isteyen okurlar için Zweig'a başlamak açısından doğru bir tercih olmayacak kitaptır.

Bugüne kadar neler okuduk?
Olağanüstü Bir Gece'de, yapay heyecanların doğal olanına doğru evrimini, hırsızlık idini ve insanın ruhsal devinimini,
Gömülü Şamdan'da, kutsal bir nesne için çıkılan yoldan insanın tinsel arayışına doğru tümevarım yapılabilecek bir süreci,
Mecburiyet'te, savaş ve aşk dilemmasının mecburiyet kavramı dahilinde karşılaştırılmasını,
Bir Çöküşün Öyküsü'nde, devletler gibi aynı şekilde ruhsal olarak dibe vurabilecek insanoğlunu,
Amok Koşucusu'nda, hedeflere koşulan yerlerin gerçekten de koşup koşmamaya değip değmeyeceğini,
Korku'da, korkmaktan bile korkan hale getirilen insanların trajikomik durumunu,
Yakıcı Sır'da, psikoloji bilimindeki neredeyse bütün savunma mekanizmalarını,
Mürebbiye'de, özellikle de Kadın ve Yeryüzü adlı en sevdiğim novellasında, doğa olaylarıyla insan ilişkilerinin paralelliğini,
Satranç'ta, siyasi bir temel altında rütbe hiyerarşisinden ve katı kurallardan beslenen bir olay örgüsündeki kazanma arzusunu,
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te, yine ülkelerin siyasi ilişkileriyle paralellik kurulabilecek insanlarla birlikte onların kumar arzusunu ve cevapları aranan soruları cevapsız bırakmama hırsını,
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda, esas güzelliğin bilindik ve daha çok tanıtılması gereken sevgilerde değil gizli ve bilinmeyen olarak kalanlarda olduğunu,
Biyografilerinde Balzac, Dostoyevski, Dickens, Montaigne, Stendhal ve Tolstoy gibi isimleri gördük.

Ay Işığı Sokağı'nda ne var derseniz, bu soruyu cevaplayamam. Fakat Ay Işığı Sokağı'nda ne yok derseniz, yukarıda yazdığım temalardan neredeyse hiçbiri kullanılmamıştır.

Bir zamanlar epey tutkulu bir Zweig okuru olmama rağmen bu kitaptaki novellalardan hiçbiri üstte yazdığım kitapların çizgisine erişemez, ne heyecan ne sürükleyicilik ne süreç ne de bitiricilik açısından.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Bir Çöküşün Öyküsü kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

Ah şu bizim burjuvazi merakımız ve hatırlanmama korkularımız.

Sanki Athena Çöküşlerdeyim şarkısını yazarken tamamen Zweig'ın bu kitabına ithaf etmiş.

Boşuna çökmüyoruz ki biz. Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, yeri geliyor kaostan besleniyoruz, yeri geliyor kaldığımız çıkmazlarda bekliyoruz insanları. Ceyranda kalmış duygularımız gibi kitabın ana karakterinin baktığı o uzaktaki dumanlı tepeden, "sana" bakan pencereden her gün bakıyoruz. Bu "sen" kelimesi Zweig'ın diğer kitaplarında olduğu gibi kişisel bir anlam içermiyor. Buradaki "sen" popülerliğin ve zenginliğin verdiği bir haza sesleniş. Tamamen burjuvaziye karşı yazılmış bir monolog. Bir serenat misali, burjuvazinin kapısında onun geri gelmesini arzuyla bekleyen bir yakarış, özlem.

Aklımızda kalanları olası çöküşlerimiz için silmek istiyoruz. Yapmacık heyecanlara bürünüyoruz tabii ki bunları yaparken. Bu yaşamın nasıl olacağını sorup duruyoruz her gün kendimize aynı Madame de Prie gibi. Nerelere kaçıp kurtulacağımız konusunda ikilemlerde kalıyoruz. Ama sorunumuzun dermansızlık olduğunu da biliyoruz her zaman.

Athena'nın dediği gibi;
"Gece soğuk ve sessiz, senden eser yok şimdi, karanlık girdabında çöküşlerdeyim." Madame de Prie'nin de 29.sayfada olan durumu gibi aynı.
"Bayılıp yere yığılan kadının hem çevresi hem içi kapkaranlık oldu."
İşte esas olayımız, bu yalnızlıkla ve kendimizle olan verdiğimiz savaşta içine düştüğümüz o karanlık girdabın verdiği çöküş. Sanki kalbimizin sürekli üstüne bastığı spiritüel bir lamba var ve kalbimizi ondan kaldırdığımızda hem çevremizi, hem de içimizi kapkaranlık bir hale getiriyoruz. Bu lamba ise kimisi için iman oluyor, kimisi için para oluyor, kimisi içinse kendini gerçekleştirme hırsı oluyor.

Yaklaşmamasını istiyoruz bazı şeylerin. Ama kitabın ilk sayfalarından beri anlayabileceğimiz Madame de Prie'nin çöküşünün yaklaşması gibi, kimi zaman Komutan Logar bir cisim yaklaşıyor efendim, kimi zaman Necm Suresi 57. ayette bahsi geçtiği gibi kıyamet yaklaşıyor, kimi zaman o en merak ettiğimiz şehirlere, ülkelere gideceğimiz zamanlar yaklaşıyor, kimi zaman da o içimizdeki nefsin karanlık girdabının belirtileri yaklaşıyor. İşte burada da Zweig devreye giriyor yine. O girdabın içinde kelimelerden üretilmiş sörf tahtasında edebiyat denizi içerisinde okurlarını tek tek çekip çıkarıyor oradan. Bazen o yuvarlak gözlükleri ıslanıyor edebiyat denizinden gelen eleştirilerin kelimeleriyle fakat Zweig gözüyle bakmıyor ki dünyaya zaten. O tamamen yüreğiyle yazıyor yazılarını ve kalbiyle bakıyor dünyaya. Çöküyorsa da adam gibi çöküyor, intihar ediyorsa da adam gibi intihar ediyor.

Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, ruh çöküntülerimizin bir kereliğine bile olsa farkında olmamız bazen bütün hayatımıza karşı bir fener tutmamızı sağlıyor. Ruh girdabındaki o mistik çökeltilerin anlamları da yine hayatı ne kadar anlamlandırabildiğimizle kısıtlı kalıyor. Ama insanoğlu kısıtlandırmaları sevmiyor. Her daim araştırıyor, sorguluyor, yazıyor, çöküyor insanoğlu.

Hem... Çöküş ya da yükseliş. Kot farklarının bir önemi var mıydı ki? Bulunduğumuz seviyeden vizyon, karakter ve yaşanmışlık olarak ne kadar değişik şeyler yaşarsak o kadar farkına varıyoruz hayatımızın sadece kendi çöküş ya da yükselişlerimizden ibaret olmadığını. Onun için de sürekli öyküler yazılıyor içimize çöken ve belki de yükselişimize sebep olabilecek bu paranoyalara. Belki de Zweig'ın yazdıklarından dolayı ruhumuz zamanın Osmanlı Devleti gibi bir çöküş devrine giriyor ruhumuzun düşmanlarından gelen o dertli oklar nedeniyle.

Bakış açılarınızın gözleri önünden ellerinizi çekmenizi ve çöküşlerinizin bir öykü olabilecek nitelikte kaotik olmasını isterim. Sanırım bundan sonra en çok istediğim şey, Zweig'ın yanına çöküp onla beraber manevi çöküşlerimizin nasıl olacağını sorgulamak olurdu.

İyi çöküşler dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 35 okur beğendi.
  • 142,7bin okur okudu.
  • 2.369 okur okuyor.
  • 45,3bin okur okuyacak.
  • 1.450 okur yarım bıraktı.