Regaip Minareci

Regaip Minareci

ÇevirmenEditör
7.8/10
19.191 Kişi
·
77.718
Okunma
·
18
Beğeni
·
3416
Gösterim
Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
72 syf.
·2 günde·9/10
Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam evlenebilmek için babasından onay istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

"Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

"Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

"Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

"...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

"Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
56 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Bir Çöküşün Öyküsü kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Ah şu bizim burjuvazi merakımız ve hatırlanmama korkularımız.

Sanki Athena Çöküşlerdeyim şarkısını yazarken tamamen Zweig'ın bu kitabına ithaf etmiş.

Boşuna çökmüyoruz ki biz. Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, yeri geliyor kaostan besleniyoruz, yeri geliyor kaldığımız çıkmazlarda bekliyoruz insanları. Ceyranda kalmış duygularımız gibi kitabın ana karakterinin baktığı o uzaktaki dumanlı tepeden, "sana" bakan pencereden her gün bakıyoruz. Bu "sen" kelimesi Zweig'ın diğer kitaplarında olduğu gibi kişisel bir anlam içermiyor. Buradaki "sen" popülerliğin ve zenginliğin verdiği bir haza sesleniş. Tamamen burjuvaziye karşı yazılmış bir monolog. Bir serenat misali, burjuvazinin kapısında onun geri gelmesini arzuyla bekleyen bir yakarış, özlem.

Aklımızda kalanları olası çöküşlerimiz için silmek istiyoruz. Yapmacık heyecanlara bürünüyoruz tabii ki bunları yaparken. Bu yaşamın nasıl olacağını sorup duruyoruz her gün kendimize aynı Madame de Prie gibi. Nerelere kaçıp kurtulacağımız konusunda ikilemlerde kalıyoruz. Ama sorunumuzun dermansızlık olduğunu da biliyoruz her zaman.

Athena'nın dediği gibi;
"Gece soğuk ve sessiz, senden eser yok şimdi, karanlık girdabında çöküşlerdeyim." Madame de Prie'nin de 29.sayfada olan durumu gibi aynı.
"Bayılıp yere yığılan kadının hem çevresi hem içi kapkaranlık oldu."
İşte esas olayımız, bu yalnızlıkla ve kendimizle olan verdiğimiz savaşta içine düştüğümüz o karanlık girdabın verdiği çöküş. Sanki kalbimizin sürekli üstüne bastığı spiritüel bir lamba var ve kalbimizi ondan kaldırdığımızda hem çevremizi, hem de içimizi kapkaranlık bir hale getiriyoruz. Bu lamba ise kimisi için iman oluyor, kimisi için para oluyor, kimisi içinse kendini gerçekleştirme hırsı oluyor.

Yaklaşmamasını istiyoruz bazı şeylerin. Ama kitabın ilk sayfalarından beri anlayabileceğimiz Madame de Prie'nin çöküşünün yaklaşması gibi, kimi zaman Komutan Logar bir cisim yaklaşıyor efendim, kimi zaman Necm Suresi 57. ayette bahsi geçtiği gibi kıyamet yaklaşıyor, kimi zaman o en merak ettiğimiz şehirlere, ülkelere gideceğimiz zamanlar yaklaşıyor, kimi zaman da o içimizdeki nefsin karanlık girdabının belirtileri yaklaşıyor. İşte burada da Zweig devreye giriyor yine. O girdabın içinde kelimelerden üretilmiş sörf tahtasında edebiyat denizi içerisinde okurlarını tek tek çekip çıkarıyor oradan. Bazen o yuvarlak gözlükleri ıslanıyor edebiyat denizinden gelen eleştirilerin kelimeleriyle fakat Zweig gözüyle bakmıyor ki dünyaya zaten. O tamamen yüreğiyle yazıyor yazılarını ve kalbiyle bakıyor dünyaya. Çöküyorsa da adam gibi çöküyor, intihar ediyorsa da adam gibi intihar ediyor.

Öylesine güzel çöküşlerimiz var ki bizim, ruh çöküntülerimizin bir kereliğine bile olsa farkında olmamız bazen bütün hayatımıza karşı bir fener tutmamızı sağlıyor. Ruh girdabındaki o mistik çökeltilerin anlamları da yine hayatı ne kadar anlamlandırabildiğimizle kısıtlı kalıyor. Ama insanoğlu kısıtlandırmaları sevmiyor. Her daim araştırıyor, sorguluyor, yazıyor, çöküyor insanoğlu.

Hem... Çöküş ya da yükseliş. Kot farklarının bir önemi var mıydı ki? Bulunduğumuz seviyeden vizyon, karakter ve yaşanmışlık olarak ne kadar değişik şeyler yaşarsak o kadar farkına varıyoruz hayatımızın sadece kendi çöküş ya da yükselişlerimizden ibaret olmadığını. Onun için de sürekli öyküler yazılıyor içimize çöken ve belki de yükselişimize sebep olabilecek bu paranoyalara. Belki de Zweig'ın yazdıklarından dolayı ruhumuz zamanın Osmanlı Devleti gibi bir çöküş devrine giriyor ruhumuzun düşmanlarından gelen o dertli oklar nedeniyle.

Bakış açılarınızın gözleri önünden ellerinizi çekmenizi ve çöküşlerinizin bir öykü olabilecek nitelikte kaotik olmasını isterim. Sanırım bundan sonra en çok istediğim şey, Zweig'ın yanına çöküp onla beraber manevi çöküşlerimizin nasıl olacağını sorgulamak olurdu.

İyi çöküşler dilerim.
80 syf.
·Puan vermedi
Zweig bey'in beş kısa öyküsünden oluşur.Yazarın eserleri günlük okunacak şekilde kısa olması aynı zamanda bizleri olayların içine sürüklemesi kalemin hayal gücüyle iş birliğidir.Her hikaye bin düşünce misali.Kitaba ismini veren anlatımdan vicdan sahipleri kişilik koyacaktır geleceklerine.
260 syf.
·40 günde·Beğendi·10/10
'Nietzsche kim? Ha şu ''Tanrı öldü!'' diyen zibidi mi?' diye soranlar varsa çevrenizde ya da siz de onlardan biriyseniz bu kitap tam size göre.. :) Nietzsche'yi sadece ''Tanrı öldü!'' cümlesiyle tanımak ve üstüne üstlük bir de yanlış algılamak düşünce dünyası için gerçekten üzücü bir durum.

Sosyal mesajımızı verdiğimize göre incelemeye geçebiliriz. :)

Düşünürler üzerine yazılan kitapları, her zaman düşünürlerin eserlerinden sonra okumanın taraftarı olan bir okuyucu olsam bile, sanırım söz konusu bu kitap olunca hafif yan çizebilirim ki evet çizdim. :)

Kütüphanede kitabı ilk gördüğümde; 'Şipşak Nietzsche ne kadar şipşak olabilir ki?' demiştim. Gerçekten şipşakmış :) Şaka bir tarafa ciddi şekilde eğer Nietzsche ile ilgili kronolojik bir çizgide bir şeyler öğrenmek istiyorsanız ve bunu felsefe tarihi içerisinde harmanlanmış bir biçimde görmeyi tercih ediyorsanız harika bir eser.

Özellikle Nietzsche'nin psikolojik çözümlemeleri de bu kitabın içerisinde yer alıyor yani Zudeick arada bir esprili bir üslupla Nietzsche'yi iğnelerken bazen de onun söylediği sözlerin asıl sebebinin altını çiziyor. Araya sıkıştırılmış şiirler, alıntılar ve kitabın sonuna Nietzsche'nin eserlerinden en sevilen sözleri eklemiş olması ayrıca dilinin daha akıcı olmasını sağlıyor.

Yazarın tarafsız olduğunu söyleyemem ama tarafsız olabilmek için ciddi bir çaba harcıyor ki bu da alkışı hak edecek düzeyde.

Özetle :) Nietzsche'yi merak mı ediyorsunuz? Ama eserleri size ağır mı geliyor? Ve hızlıca onun hakkında 'doğru' bilgiler mi öğrenmek istiyorsunuz? Tanrı'nın ölüm hikayesi ilginizi mi çekiyor? Bu kitap tam size göre!

Not: Kitabın yazarı olsam ancak bu kadar överdim :)
80 syf.
·2/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda bu kitabı okumadan ölebilirsiniz dedim: https://youtu.be/cw421oNbC14

Zweig'ı merak eden ve kitaplarıyla tanışmak isteyen okurlar için Zweig'a başlamak açısından doğru bir tercih olmayacak kitaptır.

Bugüne kadar neler okuduk?
Olağanüstü Bir Gece'de, yapay heyecanların doğal olanına doğru evrimini, hırsızlık idini ve insanın ruhsal devinimini,
Gömülü Şamdan'da, kutsal bir nesne için çıkılan yoldan insanın tinsel arayışına doğru tümevarım yapılabilecek bir süreci,
Mecburiyet'te, savaş ve aşk dilemmasının mecburiyet kavramı dahilinde karşılaştırılmasını,
Bir Çöküşün Öyküsü'nde, devletler gibi aynı şekilde ruhsal olarak dibe vurabilecek insanoğlunu,
Amok Koşucusu'nda, hedeflere koşulan yerlerin gerçekten de koşup koşmamaya değip değmeyeceğini,
Korku'da, korkmaktan bile korkan hale getirilen insanların trajikomik durumunu,
Yakıcı Sır'da, psikoloji bilimindeki neredeyse bütün savunma mekanizmalarını,
Mürebbiye'de, özellikle de Kadın ve Yeryüzü adlı en sevdiğim novellasında, doğa olaylarıyla insan ilişkilerinin paralelliğini,
Satranç'ta, siyasi bir temel altında rütbe hiyerarşisinden ve katı kurallardan beslenen bir olay örgüsündeki kazanma arzusunu,
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te, yine ülkelerin siyasi ilişkileriyle paralellik kurulabilecek insanlarla birlikte onların kumar arzusunu ve cevapları aranan soruları cevapsız bırakmama hırsını,
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda, esas güzelliğin bilindik ve daha çok tanıtılması gereken sevgilerde değil gizli ve bilinmeyen olarak kalanlarda olduğunu,
Biyografilerinde Balzac, Dostoyevski, Dickens, Montaigne, Stendhal ve Tolstoy gibi isimleri gördük.

Ay Işığı Sokağı'nda ne var derseniz, bu soruyu cevaplayamam. Fakat Ay Işığı Sokağı'nda ne yok derseniz, yukarıda yazdığım temalardan neredeyse hiçbiri kullanılmamıştır.

Bir zamanlar epey tutkulu bir Zweig okuru olmama rağmen bu kitaptaki novellalardan hiçbiri üstte yazdığım kitapların çizgisine erişemez, ne heyecan ne sürükleyicilik ne süreç ne de bitiricilik açısından.
120 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Gömülü Şamdan kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Pandora'nın Kutusu, Ahit Sandığı, eski basım Kur'an-ı Kerim'ler, gömülü şamdan...
Kimine göre iddiadan ve rivayetten ibaret, kimine göre ise hayatın ta kendisi kelimeler bunlar.

Kitabın başrol kahramanı Yahudilik inançlarının devamı için kendilerini ve dolayısıyla da kutsal nesneleri olan şamdanlarını korumaya çalışan Yahudiler değil aslında.
I. Justinianus yani namıdiğer 527-565 döneminde Doğu Roma İmparatorluğu'nun başında olan adam. Bu adamı kısaca tanımak istersek bir rivayete göre şöyle denilir; I. Justinianus 537'de İstanbul’da Aya Sofya kilisesini ibadete açarken; "Ey Süleyman senin mabedini de geçtim." diye haykırmıştır. Bu söylem ise bana Atreyu grubunun Can't Happen Here şarkısının nakaratında :
"Senin tanrın benim tanrımı biliyor mu? / İşte bu, dünyanın nasıl son bulacağıdır." sözlerini hatırlattı.

Bir gün Ankara'da Hacı Bayram Veli Camii'ni gezerken rehber bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Camiinin yanında bulunan Ogüst Mabedi kalıntılarından kalan harabe duvarlarla caminin ana aksını oluşturan duvar arasında bir açı vardı. Ve bu açı Hristiyanlara karşı şöyle bir mesaj iletmekteydi : "Sizin inanışınız ve yönelişiniz yanlış, bizim inanışımızın doğruluğunu da işte bu aramızdaki açının miktarı belirtmektedir."

Peki, neden bunları anlatıyorum? Yahudiler Gömülü Şamdan kitabında Hristiyanlarla, Haçlılar günümüze yakın bir tarihteki savaşlarda Müslümanlarla ve günümüz Müslümanları da yine birtakım Müslümanlarla dinlerini ve takvalarını kapıştırıyor iken neler bizi farklı kılıyordu bu kitaptaki şamdanın ilginç ve mistik yolculuğu kadar?

Şu anda dünyanın Doğu ülkelerinde birileri sabah kalkmış, Hint çayını içmiş, meditasyonunu yapıyor. Batı ülkelerinden birinde ise birileri sabah kalkmış, evine en yakın kilisesine gidip vaftizini yaptırıp bir güzel aklanıyor paklanıyor cillop gibi yeniden doğmuş oluyor. Doğu spiritüel açıdan Nirvana'ya (Kurt Cobain olan değil) ulaşmayı kendine amaç edinmişken Batı ise havariler, papazlar, keşişler, onların heykelleri, eski papazların tasvirleri, gravürler, freskler, Dor, İyon ve Korint nizamında sütunlar, planlamaları ve yönelimleri ile mana değil de tam bir madde felsefesi ile arayışlarını ve amaçlarını ortaya koymuş kiliselerden, bazilikalardan ve katedrallerden oluşuyor. İşte tam olarak da Şamdan'ın yolculuğuna sebep olan bu tinsel arayış çağlar boyunca gerek bu şamdana, gerek Ahit Sandığı'na gerekse eski basım Kur'an-ı Kerim'lerin günümüze kadar bir şekilde ulaşmasını sağlıyor. Belki bizden 1400 yıl önce yaşamış olan insanlar da bizim şu anki hayat tarzımızı çeşitli kutsal kitaplara göre belirlememizi sağlarken kitapta yaşanan tinsel ve kalıcı arayışın azmi gibi olaylar geçti başlarından, kendileri için değil de sanki kendilerinden sonra gelecek bir dahaki nesiller için bir zaman kapsülü niteliğinde tapınaklar, kitaplar ve madde-mana arasında gidip gelen çeşitli dinler ve tanrılar bıraktılar 21.yy insanlarına.

Gömülü Şamdan bugüne kadar Zweig'a dair okuduğum 11.kitaptı. Tinselliğin bu kadar baskın olduğu başka bir kitabını okumamıştım. Kendisi sayesinde çeşitli dinlerin maddelere ve cansız nesnelere yüklediği tinsel ve canlı anlamlara şahitlik etme fırsatı buldum. En önemlisi de Süleyman'ın Tapınağı olarak adı geçen Kudüs'teki ilk Yahudi tapınağı hakkında çeşitli bilgiler öğrenmeme fırsat sağlamış bir kitap oldu. Aynı Mısır'daki piramitler gibi bu tapınak da sadece firavunlara mezar, ya da hahamlara salt bir ziyaret merkezi olmak için tasarlanmamıştı.

--- Ömer Çelakıl mode on ----
Süleyman'ın Tapınağı hakkında küçük bir araştırmadan sonra dinler ve mimarlık tarihi açısından önem teşkil edecek şu siteyi buldum, ilgilenenler için çok keyifli bir okuma olabilir : https://saklitarih.wordpress.com/...naginin-buyuk-sirri/
---- Ömer Çelakıl mode off ----

Zweig'ın bugüne kadar okuduğum kitapları bir yana, bu kitabı bir yana. Huzuru toprağın üstünde değil de toprağın altında arayanlara selam olsun.
56 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
XV. Louis döneminin ihtişamlı Fransa'sında, sarayda etkin konumda olan kadınlardan biri de  Madame de Prie'dir. Madame de Prie'nin şatafatla, balolarla, görkemli elbiselerle süslü hayatı, gözden düşmesi ve Kral tarafından Paris'ten uzak kırsal bir bölgeye sürülmesiyle alt üst olur. Kırk sekiz sayfalık bu hikaye Madame de Prie'nin Paris'ten yani Kral'ın sarayından uzaklaştırılmasının ardından yaşadıklarını, içinde bulunduğu duygu durumunu anlatıyor. Stephan Zweig diğer birçok kitabında olduğu gibi Bir Çöküşün Öyküsü'nde de ana karakterini kadınlardan seçmiş. Zweig'ın benim için en iyi kitabı Korku'ydu, o kitapta elindekileri kaybetmekten korkan bir kadının hisleri çok iyi yansıtılmıştı; Bir Çöküşün Öyküsü'nde ise elindeki birçok şeyi kaybeden bir kadının bu durum karşısındaki ümitsizliğini, mutsuzluğunu okuyor ve hissediyoruz. Zweig, karakterinin hissettiklerini bu kitabında okura başarılı bir şekilde aktarmış. Okurken ister istemez sizler de Madame de Prie ile sıkılıyor, bunalıyor veya kısa süreliğine rahatlıyorsunuz.

Elinde kısmi de olsa bir iktidar gücü bulunduran ve içinde bulunduğu ortama fazlasıyla alışan bir bireyin bu ortamdan koparıldığında gösterdiği duygusal tepkiler kitabımızın ana fikrini oluşturuyor. Biz insanlar herhangi bir nesne, kişi ya da ortama alıştığımızda ve bunlardan biri bile elimizden alındığında buna otomatikman tepki veriyoruz. Hattâ bu tür şeyler Madame de Prie'de olduğu gibi kişiyi oldukça depresif bir ruh haline bile sürükleyebiliyor. Birey bu durumdan kurtulmanın yollarını ararken saçma çözümlere başvurup kendini daha kötü bir konuma da sokabiliyor. Zweig yarattığı karakterlerin duygu durumlarını, duygularındaki hızlı değişimleri  başarılı bir şekilde yazıya döküyor ve okuyucu etkilemeyi başarıyor. Bir Çöküşün Öyküsü mükemmel bir kitap olmasa da bir gün içinde bitirilebilecek, okuyucuyu sıkmayacak ve okurun duygularına hitap edebilecek bir hikaye.

Yazarın biyografisi

Adı:
Regaip Minareci
Doğum:
İstanbul, 1955
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te tamamladığı ortaöğrenimin ardından ardından, Münih Teknik Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okudu. 1977 yılında Hürriyet Grubunda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman, Milliyet Dergi Grubu, Güneş ve Doğan Kitap’ta editör, yazıişleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Dünya klasikleri başta olmak üzere, ellinin üzerinde eseri Almancadan Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 18 okur beğendi.
  • 77.718 okur okudu.
  • 1.592 okur okuyor.
  • 31.122 okur okuyacak.
  • 899 okur yarım bıraktı.