• İnandığım doğrular değişmedi.
    İnandığım insanlar değişti sadece.
  • Her gün yaşanan sıradan tecrübe , eski bir tahmini bize hep doğrular ve daha önceden duyduğumuz , gördüğümüz ancak aldırış etmediğimiz sözcükleri ve işaretleri dönüştürür
  • "İnsanlar özgür olduklarını sanırlar," diye yazar Spinoza. "Çünkü istemlerinin ve arzularının bilincindedirler ve rüyalarında bile, hiçbir şekilde bilinçli olmadan onları istemeye ve arzulamaya eğilimli kılan nedenleri düşünmezler." Ne istersen onu mu yapıyorsun? Elbette! Fakat neden onu istiyorsun? İsteğin, gerçeğin bir parçasıdır, o da geri kalan tüm diğer şeyler gibi yeter neden ilkesine (hiçbir şey nedensiz var olamaz: Her şey açıklanabilir), nedensellik ilkesine (hiçbir şey hiçlikten doğmaz: Her şeyin bir nedeni vardır), son olarak da mikroskobik varlıkların genel belirlenimciliğine tabidir. Yine de mikroskobik düzeyde, son haddine varan bir belirlenimsizlik (Epikürosçuların düşündüğü ve kuantum fiziğinin bugün doğrular göründüğü gibi) olsaydı bile, nörobiyolojik düzeyde, seni oluşturan atomlar tarafından bundan daha az belirlenmiş olmayacaktın. Onların hareketleri rastlantısalsa, senin isteğine uymaları da düşünülemez. Demek ki daha çok senin isteğin onlara uyacaktır. Rastlantı özgür değildir. Rastlantısal bir istek nasıl özgür olur?
    İçine girilmesi oy kabininin içine girmekten zor olan bir sır daha vardır: Bu da, sen dahil kimsenin içine giremediği, beyninin sırrıdır. Zarfın içine hangi pusulayı koyacaksın? Seçeneğin var mı? Kuşkusuz. Fakat sana seçim yaptıran sinirsel düzenek hakkında ne biliyorsun?
    Sonuçta bu seçim, bunu özgürce yaptığın varsayılsa bile, senin ne olduğuna bağlıdır. Diğer milyonlarca insan farklı şekilde oy verecekler. Ve sen başkası değil de sen olmayı ne zaman seçtin? Hiç şüphesiz en zor sorun budur. Eğer seçen özneyi (ben), ben seçmiyorsam yaptığım tüm seçimler seçmiş olmadığım ben tarafından belirlenmiş olarak kalır ve o halde mutlak
    olarak özgür olmazlar. Peki, bütün seçimler buna bağlıysa ve ne seçersem seçeyim sadece önceden biri ya da bir şey olma şartıyla seçim yapabiliyorsam olduğum kişiyi nasıl seçebilirim?
    Bu, Diderot'nun Kaderci Jacques yapıtındaki iki soruyu birbirine bağlar: "Ben, ben olmayabilir miyim? Ve ben olarak, benden başka bir şey isteyebilir miyim?" O zaman bu durumda ben, bir hapishane olur. Yoksa nasıl özgür olur?
  • İyiler, güzeller, doğrular; kötüye, çirkine, yanlışa böylesine karman çorman bulandı mı bize paranoya kalıyor!
  • Yıllar önce televizyonda Yaprak Dökümü dizisinin yayınlandığını hatırlıyorum.Bu dizinin üç yıl sürdüğünü öğrendim. Açıkçası bu kadar kısa bir romandan üç sezonluk nasil bir dizi yaptılar da seyirciyi bu kadar oyaladılar anlamak mümkün değil. Bunları neden söylüyorum o kadar hazırcı bir millet olmuşuz ki,kitap okumaktan üşendiğimiz için üç yıl bir diziyi izleme zahmetine katlanıyoruz... Ne manidar, oysa ki iki saatte rahatlıkla okuyup bitecek ve hiç bir ekleme olmadan orijinal haliyle okumanın tadına varılacak bir eser... Neyse bu konu baya uzayacak ben kitabın konusuna geçeyim.

    Bir memur olan Ali Rıza Bey ve ailesini anlatıyor kitap. Ali Rıza Bey ve Hayriye Hanım beş çocuğa sahiptir. Daima doğru yolda yürümeye çalışan Ali Rıza Bey , çocuklarını da bu doğrular üzerine yetiştirmeye çalışır. Siz ne vermeye çalışırsanız çalışın , verdiğiniz karşınızdakinin anladığı kadardır. İşte Ali Rıza Bey de ne kadar çabalarsa çabalasın karşılığını alamaz. Modernlikti, çevreydi, paraydı derken bir ailenin nasıl parçalandığını okuyoruz kitapta.

    Ali Rıza bey,bu kadar mükemmeliyetçi olmalıydı gerçekten? Bu denli korumacı olmak ne kadar doğru? Hatasız,kusursuz ve dürüst bir insan olup,evlatlardan da aynı dürüstlüğü beklemek ne kadar doğruydu?
    Kitabı okurken hep bu soruları sordum açıkçası...
    Ali Rıza bey içten içe etrafında olan biten ahlaksızlıkları kınamış,dudak bükmüştü kimbilir.
    Kendi yetiştirdiği evlatlara o kadar çok güvenmiş onlardan böyle şeyler beklememişti. Ne varki hayat insanı hep ayıpladıklarıyla sınamıyor mu?
    Kaldı ki yetiştirmiş olduğumuz evlatlar bizim olabilirler fakat her biri ayrı birer kişilik ve karaktere sahipler. Onlar kendi yollarını doğru yada yanlış çizen,birer birey olma yolunda olup,her hatalarında benim evladım değilsin,yüzüne bakmam tövbe olsun gibi büyük sözler etmek biz anne babalara yakışmayan sözler diye düşünüyorum...
    Ali Rıza bey de en nihayetinde hastalık ve yoksulluğun da vermiş olduğu ziyanlıkla tüm söylediklerini ezip ailesiyle bir arada yaşamayı kabul etmiştir. Bu kabul ediş elbette doğruluk timsali bir baba için en ağır hallerden biridir. Fakat hayatında acımasız bir gerçeğide varki,insan kimsesiz yaşayamaz... Yanında en yakınlarının nefesini duymak yaşlanmış yüreklerin en büyük ilacıdır. İşte bu vaziyette bir insan için ilacın kaynağı önemini yitirir ve sadece yarayı tedavi etmesi beklenir...

    Reşat Nuri Güntekin bu kitapla belkide bir çok ders vermek istemiş biz anne babalara ve evlatlara. Okuyup kendi payımıza düşeni almak gerektiğini düşünüyorum. Büyük beylik laflardan kaçınıp daha tevazu sahibi ve daha affedici bir insan olabilmek için okumak en iyi ilaç öyle değil mi?

    Reşat Nuri Güntekin üç kitabını okudum ve içlerinde en çok Çalıkuşu ve acımak kitabını beğendiğimi söyleyemeden geçemeyeceğim.
    Keyifli okumalar...

    Reşat Nuri Güntekin
    Yaprak Dökümü
    İnkılap yayınları
    Sayfa:160
  • "Inandığım doğrular değişmedi, inandığım insanlar değişti sadece."