Harika
Ülkemizde, yönetici sınıfın, saygınlığın ya da varlıklılığın sırça köşkünde yaşamadığı, gözlerini dışarıda olup bitene yummadığı bir dönem oldu mu hiç? Bu “yönetici sınıf”ın adalet, adil dövüş, eşitlik, düzen, hatta sosyalizm gibi sözcükleri kullanması ne fark eder, hiç etti mi? Onları kullanıyor, bir süreliğine onlara inanıyorlardı da, ama bu arada, yöneticiler hâlâ, her zamanki gibi en kötüsüne karşı zırhlı, kalkanlı bir şekilde yaşayıp giderken, her şey parçalanmakta, lime lime olmaktaydı; en kötüyü var güçleriyle def etmeye, savuşturmaya, afaroz etmeye çalışıyorlardı, çünkü onu kabullenmeleri demek, kendilerinin yararsız olduğunu kabul etmek, onlara sağlanan, doyasıya yararlandıkları ekstra güvenliğin ise verdikleri hizmete karşılık aldıkları maaş değil, resmen hırsızlık olduğunu itiraf etmek demekti...
Edebiyat
Öte yandan, bu geç aşamada bile, toplumumuzda çok da önemli –onarılamaz– bir şey olmuyormuş gibi yaşamayı beceren bir kesim vardı. Yönetici sınıf –gerçi bunun artık ölmüş bir terim olduğu söyleniyordu– pekâlâ, öyleyse bir yerleri yöneten, işleten, konseyler ve komitelerde oturup kararlar alan kişiler, diyelim. Konuşan. Bürokrasi. Uluslararası bir bürokrasi. Peki ama, bu ne zaman böyle olmadı ki? Yani bir toplumun belli bir kesiminin aslan payını kendine ayırması, diğerlerinde bir güvenlik, kalıcılık, düzen yanılsaması yarattığı sürece nimetlerden sonuna kadar yararlanması.
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İnsanın bir suçu ya da bir zalimliği bile bile sürdürmesine neden olan şey de, tıpatıp aynı süreç: Durmak ve ne yaptığını görmek öyle büyük bir acı verebilir ki, insan bunu göze alamaz.
Edebiyat
Kişinin yaşamındaki her şey değişim, hareket, yıkım halindeyse (belki bir yandan da, yeniden inşa halindedir, ama yaşandığı sırada bu pek de aşikâr değildir), insanı ele geçiren tek duygu, bir çaresizlik duygusudur; bir toz fırtınasına ya da santrifüje kapılmış, fırıl fırıl dönüyorsundur sanki.
Edebiyat
Onu yalnızlaştıran şey, her an kendi kendini kolluyor, gözlüyor olmasıydı; bir an olsun yakasını bırakmıyordu tedirginlik, en ateşli anlarında, çakırkeyif hatta sarhoşken ya da diğerleriyle birlikte şarkı söylerken bile. Sanki görünmez bir sakatlığı, örneğin sırtında, salt kendisinin görebildiği bir kambur vardı...
Edebiyat
İnsanların –çocuklar, yetişkinler, herkesin– bağlantısız alışkanlıklar, birbirinden kopuk bilgi parçacıklarıyla beslendiğine dair bir tür inanç birliği vardı; bir açık büfeden bir şeyler seçercesine: “Evet, şundan alacağım,” ya da “Hayır, onu istemiyorum!” Oysa gerçekte, insanlar diğer insanları, atmosferleri, olayları, yerleri yutarak, olduğu gibi mideye indirerek büyürler – duydukları hayranlık sayesinde gelişirler. Genellikle de bilinçsizce, elbette. Bizi biçimlendiren, oluşturan şey, yakın çevremizdekilerdir.
Edebiyat