Gene Aşk’ı bitirdiğimde içimde bir aşk hikâyesi kalmadı; daha çok, insanın kendinden kaçamayışının ağırlığı kaldı. Lessing’in romanı, romantizmi parçalayarak ilerliyor. Mary Turner’ın hikâyesi, sevgiyle değil, yalnızlıkla, korkuyla ve bastırılmış arzularla şekilleniyor. Toplumun “evlen, düzen kur” diye dayattığı hayatın içine giren Mary, aslında ne Dick’i seviyor ne de kurduğu hayatı istiyor. Ama bunu itiraf edecek cesareti yok. İşte romanın en acı tarafı burada başlıyor. Lessing’in dili sade ama mesafeli. Olaylar büyük dramlarla değil, küçük kırılmalarla ilerliyor. Mary’nin ruhu yavaş yavaş çatlıyor; Dick’in güçsüzlüğü, yoksulluk, çiftlik hayatının sertliği ve sömürge düzeninin görünmeyen duvarları bu çatlakları büyütüyor. Romanın arka planındaki ırkçılık ve sınıf ayrımı sadece politik bir eleştiri değil; insanların ruhunu nasıl çürüttüğünü gösteren bir gerçeklik. Mary’nin Moses’a karşı hissettiği karmaşık duygular, korku ve çekim arasında gidip gelen o gerilim, aslında bastırılmış insanlığın patlaması gibi.
Bu kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan kendini tanımadan kurduğu hayatta mutlu olamaz. Sevmediği bir adamla, istemediği bir hayatın içinde kalınca, kalp sevgi üretmiyor; aksine öfke, küçümseme ve korku üretiyor. Mary’nin trajedisi, kötü bir insan olması değil; kendini inkâr ederek yaşamaya çalışması. Dick de masum değil; o da güçsüzlüğünü kabullenmeyip hayallerine sığınıyor. İki yalnız insanın kurduğu evlilik, sevgi değil, kaçış üzerine kurulunca kaçınılmaz son yaklaşıyor. Lessing’in en sert yanı şu: Okuru rahatlatmıyor. Ne kahraman var ne kurtuluş. Roman bitince bir ders gibi değil, bir ağırlık gibi kalıyor. Çünkü burada suç tek bir kişide değil; toplumda, düzende, korkularda, yetiştirilme biçimlerinde. Aşkın bile bazen güç ilişkilerinin gölgesinde nasıl