Güney Amerika tarih boyunca birçok sömürünün ve insan hakları gaspının adeta odak noktası haline gelmiştir. Portekiz ve İspanyolların bu kıtaya varışı beraberinde büyük bir dehşet getirmiştir. Yerli halk bu iki ulusun işgali altında onlarca yıl zulüm görmüş ve kendi memleketlerinde sanki başka bir memlekette yaşıyor gibi acılar çekmişlerdir. Dünyanın en ağır durumu belki de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Hayal edin, yıllardır doğup büyüdüğünüz bir bölge var, insan normal bir yaşantıda o bölgede bulunduğunda hayatsal olarak bir ferahlık ve huzur hisseder. Ama öyle bir durum düşünün ki yaşadığınız bölgeye başka hiç tanımadığınız insanlar geliyor ve sizi sanki o yerde yıllardır yaşayan onlarmış gibi kovuyorlar. Kovmadıklarını da köle gibi çalıştırıyorlar. Ben bu açıdan insan duygularının ve insan moralinin eski çağlarda bile temelde aynı olduğunu düşünüyorum. Uygarlık denilen kavramdan haberiniz dahi bile olmasa, evinizin olduğu yer eliniz kolunuz bağlı bir vaziyette işgal edildiğinde kendinizi duygusal anlamda çökmüş hissederdiniz.
İşte bu bahsettiğim duygusal çöküntüyü bu kıtada yaşayan gerek yerli halk, gerekse de sonraki kuşaklarda ortaya çıkan melez halk da dehşetli bir şekilde yaşamışlardır. Bu türden ağır bir çöküntü insanda ne olursa olsun kin ve nefret duyguları uyandıracağından Güney Amerika'nın sömürüye uğrayan halkı bir noktadan sonra içleri, "efendi"lerine karşı duyduğu kinle dolup taşıyordu. Bu açıdan halk büyük bir oranda olası bir direnişe fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak hazır durumdaydı. Sömürülen şey yalnızca ülkeleri değildi. Hayatları da en az ülkeleri kadar sömürülüyordu. Çünkü bir "efendi" size köle damgasını yapıştırdığı andan itibaren hayatınız boyunca bir anlamda mühürlenmiş hale geliyordunuz. Bu gibi birçok sebepten dolayı yerli ve