Çok uzun ve çok sancılı bir yolculuktu ve bu sabah itibarıyla bitti. Her kitabı bitirdikten sonra içimde kalan o hisle kucağımda ki hazineyle kalakaldim yine. Böyle bir kitap böyle bir yazar nasıl anlatılır, nasıl belki de haddini aşarak hakkında konuşulur bilememekle beraber okuyabildiğim keşfedebildigim için kendimi tebrik ederek başlıyorum incelememe...
Öncelikle diğer okurların da bahsettiği üzere bence de kitap iki bölümden oluşuyor, ilk yarısı tıpkı yokuş çıkmak, tırmanmak gibi, ağır ağır ilerliyorsunuz zaman zaman içinizden vazgeçmek bırakıp gitmek geliyor ama diyorsunuz vazgeçmek yok yola devam, zirve de hafif soluklanip kendiniz yokuştan aşağı bırakıyorsunuz (tıpkı bisiklete binmek gibi...;)) işte kitabın ikinci yarısı tam olarak öyle. Kitap elinizde sanki uçuyor, ne zaman bitişe geldiniz anlamıyorsunuz, ama ikinci yarıda ki anlattıklarını hazmetmek anlamak, yaşamak ise sanirim bir ömür sürüyor. İçinizde yazarın emeğine, diline, sözüne saygı duyarak, biraz da özenerek ben de bu kadar içten bu kadar başarılı anlatabilir miydim acaba diyerek hayranlık duyuyorsunuz.
Ben de hissettirdiklerini bir kenara koyarsak kitap, bence bizi bize anlatıyor, insanı anlatıyor. Nasıl bir insanın içinde hem iyinin hem kötünün olduğunu, bir gün önce kurbanken nasıl ertesi gün cellat olabileceğini, bir insanı yaşatmak için öğrenilen derslerin nasıl da onun hayatını elinden almak için hem de acı ile almak için nasıl kullanılabileceğini, yer, zaman, mekan değişse de insanın en temel kavgasının kendi içindeki kötülükle olduğunu anlatıyor bize, hem de muhteşem bir kurgu ve edebi bir dille. Din kavramının ne kadar basit, sade olarak başlasa bile nasıl karıştırıldığı nasıl eskiye benzetildiğini, çok tanrılı dinlerin olduğu Hristiyanlığın yeni yeni yaygınlaştığı zamanlarda yedi uyurlar