Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel García Márquez’in ustalığını konuşturduğu, aşkın sadece bir duygu değil, insanı içten içe kemiren bir salgın hastalık gibi ele alındığı devasa bir eser. Romanı okurken sadece bir kavuşamama hikayesine değil, zamanın acımasızlığına karşı verilen yarım asırlık bir direnişe tanıklık ediyoruz. Márquez, Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya olan tutkusunu anlatırken, aşkın o en saf ve en saplantılı halini, bir şehrin üzerine çöken kolera salgınıyla paralel bir düzlemde işliyor. Yazarın o eşsiz büyülü gerçekçiliği, bu romanda yerini daha çok "duygusal bir hiperbol"e bırakıyor; öyle ki, bir insanın tam 51 yıl 9 ay 4 gün boyunca aynı heyecanla beklemesi, okura imkansız bir mucize gibi değil, yaşanması kaçınılmaz bir kader gibi sunuluyor.
Kitabın en sarsıcı yanı, aşkı idealleştirmek yerine tüm çıplaklığıyla, yaşlılığın ve fiziksel çöküşün getirdiği o kırılganlıkla birlikte vermesi. Gençlik yıllarında başlayan o naif mektuplaşmaların, yıllar sonra sarkan vücutlar, takma dişler ve ölüm korkusuyla harmanlanması, aşkın zamansızlığını tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Florentino Ariza karakteri, sadakat kavramını çok tuhaf bir yerden sorgulatıyor bize. Fermina’yı beklerken yaşadığı yüzlerce ilişkiyi "kalbinin bekareti"ni bozmayan bedensel birer teselli olarak görmesi, karakterin hem trajik hem de karanlık yanını ortaya koyuyor. Karşı tarafta ise Dr. Juvenal Urbino ile evli olan Fermina, aşkın yerini alan alışkanlıkların ve toplumsal statünün yarattığı o soğuk huzuru temsil ediyor.
Romanın o meşhur finalinde, bir nehir gemisinin direğine çekilen sarı kolera bayrağı, aslında bir izolasyon değil, mutlak bir özgürlük simgesi. Dış dünyayı bir salgın yalanıyla gemiden uzak tutan Florentino ve Fermina, aslında toplumun ahlak kurallarından, yaşlılığa bakışından ve