Çok ama çok yoğun bir okuma oldu. Yorucu ve açıkçası sıkıcı bir deneyimdi. İlk başlarda her şey güzeldi; gizemli, büyük bir evren vardı karşımda. Fakat bir hikaye bitip, bir yenisi başlayınca, İstanbul trafiğinin beş dakikalığına açılıp, üç saatlik kilit olmasına benzer bir döngüye girdi. Romanın akıcılığı durmadan düşüp yükseliyor. Bu tarz bir yazım stilini hiçbir yazarda görmedim açıkçası. Tercih de edilmemeli.
Hikayelerin hepsinde gizem unsuru vardı. Bazısı aksiyonlu, bazısı muallak, bazısı ise bizden, içten ve duygusaldı.
Romanın en güzel yanlarından biri, insan doğasının asla değişmeyeceğini gözler önüne sermesiydi. Eski Dünya yok olmuş, ama insanların birbirleriyle savaşma ve nedenleri hep aynı.
En sevmediğim şey romanın dili oldu. Çeviriden mi kaynaklı, yazarın dilinden mi, yoksa kitabın yoğunluğundan mı bilmiyorum fakat hem okuma hızımı düşürdü hem de okurken sıkılmama sebep oldu. Bazı kitaplar yoğun olmasına rağmen akar; bu kitap hem yoğun, hem akmıyor. Okurken kafamda çoğu şeyi canlandıramadım.
Papaz her gün pilav yemez diye bir laf vardır. Hacılar’ın anlattığı hikayelerin final sorunu bu. Hep vurucu, şaşırtıcı bir kapanış uğraşı güdülmüş ama bir süre sonra bu durum şaşırtıcılığını yitiriyor.
Bazı romanlar vardır: Çekici olmaktan ziyade ilgi çekmek için saçmalar, şirazeyi kaçırır. Özellikle bu tip romanlar psikoloji ve bilimkurgu temalı olur. Hyperion’ı bu listeye dahil etmiyorum. Vurucu hikayeleriyle ve koskoca, yaratıcı evreniyle sizi zorluyor. O zorluğu aşabilirseniz içine çekiyor. Ben kısmen aşabildim.
Her farklı anlatıcıda; organizasyonlar, kuruluşlar, topluluklar ve medeniyetler hakkında detaylar öğreniyoruz.
Evren hakkında o kadar detaylı anlatılıyor ki sahiden bir ara nefesim kesildi. Bu tarz romanları sevmiyorum açıkçası, ama kurgudaki evren o