Eski zamanlar...Çeşme başında, kuyu ağzında ya da nehir bo
yundaki doğal buluşma yerlerinde toplanan kadınlar... Su alınır, çamaşır
yıkanır ve enformasyon ve fikir alışverişi yapılır. Konuşmaların başlangıç
noktası genellikle somut eylemler, somut durumlar olacaktır. Bunlar tarif
edilir, geçmişte ve başka yerde vuku bulan benzerleriyle kıyaslanır ve yan
lış doğru, güzel çirkin, güçlü zayıf diye değerlendirilir.Vuku bulan olaylara
ilişkin ortak bir anlayış her zaman olmasa da yavaş yavaş ortaya çıkabilir.
Bu, normların yaratılması sürecidir. Bu, “eşitlikçi adalet"in klasik örneği
dir...
[Çeşme başı artık yok. Bir süre öncesine kadar, modernleştirilmiş ülke
lerde, kirli çamaşırlarımızla gelip temizleriyle çıktığımız; jetonla işleyen
otomatik çamaşır makinelerinin olduğu küçük dükkânlarımız vardı. Ça
maşırlar yıkanırken bazı kısa konuşmalar oluyordu. Artık bu makineler de
kalmadı... Büyük alışveriş merkezleri insanlara karşılaşma firsatı verebilir
di; ama genellikle onlar da dikey adalet yaratamayacak kadar genişler.
Tanıdık yüzlere rastlayamayacağımız kadar büyük ve davranış standartları
oluşturmak için gerekli muhabbetleri sürdüremeyeceğimiz kadar telaşlı
ve kalabalıklar...
Ayrıca ekleyelim: Alışveriş merkezleri öyle düzenlenmiştir ki,
insanlar sürekli etrafa bakarak, gözlerini sonsuz sayıda cazip maldan
ayırmadan, ama hiçbirinin başında da fazla dikilmeden bir oraya bir
buraya gidip gelirler; durup birbirleriyle iki çift laf etmelerine, birbir
lerinin yüzüne bakmalarına, tezgâhta sergilenen nesneler dışında bir
şey düşünmelerine, ölçüp biçmelerine ve tartışmalarına (vakitlerini
ticari değeri olmayan şeylere harcamalarına) imkân yoktur.
Christie’nin benzetmesi, kamusal mekânların mevki kaybetmesi
nin etik sonuçlarını su yüzüne çıkarmak gibi ek bir meziyete
Seçkinler ve sıradan halk arasındaki simetrik farklılaşma,X,Y, Z davranışına verilen standart yanıtın yine X,Y, Z olmasıdır... Örne
ğin, X,Y, Z kalıplarından biri övünme olsun; övünmeye övünmeyle karşı
lık verilmesi durumunda, büyük bir ihtimalle, her bir grubun diğerini
kalıba aşırı vurgu yapmaya sevk ettiğini görürüz; bu öyle bir süreçtir ki,
kısıtlanmadığı takdirde varacağı yer sadece, giderek daha aşırı bir hal alan
REKABET ve nihayetinde DÜŞMANLIK ve bütün SİSTEMİN ÇÖKMESİ olabilir.
Bu yukarıda anlatılan, “simetrik farklılaşma” kalıbıdır. Peki, bu
nun alternatifi nedir? Eğer B grubu A grubunun X, Y, Z türü meydan
okuyuşuna X, Y, Z türü bir davranışla karşılık veremezse ne olur? O
zaman schismogenetic zincir kopmaz; zincir yalnızca simetrik fark
lılaştırma yerine “tamamlayıcı” farklılaştırma işlevi görür. Örneğin,
eğer dikbaşlı tutum dikbaşlılık yerine uysallıkla karşılanırsa, “büyük
bir ihtimalle bu uysallık daha fazla dikbaşlılık doğuracak, daha fazla
dikbaşlılık da karşılığında daha fazla uysallığa yol açacaktır.” Bunu da
her zaman, “sistemin çökmesi” izleyecektir.
Margaret Wertheim,
“Hıristiyanlık’taki cennet anlayışı ile sibermekân arasında bir benzer
lik” kurmuştur. Bu dikkate değer benzetimde Wertheim şöyle der:
Nasıl ilk Hıristiyanlar cenneti maddi dünyanın kaosu ve kokuşmuşluğu
nun ötesinde, idealleştirilmiş bir âlem olarak hayal ettilerse — ki bu, çevre
lerindeki imparatorluk un ufak olurken fazlasıyla aşikâr bir
çözülmeydi- bu toplumsal ve çevresel dağılma çağında, günümüz
sibermekân misyonerleri de kendi âlemlerini maddi dünyanın sorunları
“üzerinde” ve “ötesinde” bir yer olarak sunuyorlar. İlk Hıristiyanlar cen
neti insan ruhunun bedenin zaaflarından ve yanılgılarından kurtulacağı
bir âlem olarak tanıtırken, sibermekânın günümüz savunucuları ise
sibermekâm benliğin fiziksel bedenin sınırlarından kurtulacağı bir yer
olarak ayakta alkışlıyorlar