…. Su yalnız Boğaz’ın her an renk değiştiren akıntıları değildi. Bazen gece boyunca yağan yağmurdu, bazen manolya yapraklarının üstünde biriken damlalardı, bazen sabah çiyiydi, geçen şilepleri dev birer hayalete çeviren sisti, gümüş rengi bir buluttu, şebnemdi, kırağıydı, su buharıydı, kardı. Bazen de o eski yalıda bol bol akıtılan gözyaşıydı.
— ‘insanları zihinsel ve bedensel yeteneklerini geliştirmek için sıkı bir eğitimden geçmemiş ve duygularını denetlemeyi öğrenememiş ama yine de nasıl diyeyim garip bir çekiciliği var buraların. Boğaziçi, dünyanın en güzel köşesi olmak bir yana, belki de Handan’ın etkisiyle ayrılınamayacak bir mekan gibi geliyor artık bana. İlkeller mi, belki biraz. Ama buna karşılık ülkelerine tuhaf bir bağlılıkları ve çok gelişmiş bir ahlak duyguları var. Aile bağları da inanılmayacak düzeyde. Sessiz, yumuşak başlı, içe dönük insanlar. Padişah ise yabancı sefirlerin elinde oyuncak olmuş bir karga gibi’