Bazı insanlardan uzak durmak kibir değil, zihinsel hijyendir.Kalbini korumak istiyorsan, her kavgaya fikrini, her insana enerjini verme. Çünkü insan, meşgul olduğu şeylere benzer. Sürekli çamurla uğraşanın elleri temiz kalmaz.
Son geceye mektup
Kitap okudun muzik dinledin enstrüman çalmayı denedin gecelerce volta attın bir hücrede yaşarcasına... geçmiyor. Yaşadığın yerden gördüğün manzaradan yüzlerden seslerden insan sohbetlerinden tiksindin bir kere . Yaşamını daha üretken kılmak için bir şeyler denedin ama hayaletin sana miras bıraktığı duvara çarpıp her defasında başarısız oldun . İyiye güzele dair ne varsa inandığın her şeyi koydun önüne yüzleştin. Çektin kendini dâra. Geç öğrendin, küstün kendine kızdın, bir elini merhaba diye uzatırken diğer elinde silah taşıyıp hep tetikte durmak gerekiyormuş geç öğrendin. Gelecekte senin nasıl biri kişi olacağını düşünmeden koştuğun sokaklara yıllar sonra geri döndüğünde üstelik böyle vasıfsız ve vasat bir halde yıllardır içinde taşıdığın kendini öldürme arzun giderek daha şiddetli bir şekilde kendini hissettirmeye başladı. Muhteşem bir yaşam için mücadele ruhunu yitirirsen muhteşem bir ölüm olmalı mutlaka . Mum alevinin etrafında aşkla dönüp kendini yakan pervane misali olmalı bu son . Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen...
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
“aslında hayat gökyüzünden düşen bir yağmur gibidir; sen toprağı istediğin kadar çapala, gece gündüz emek ver, yağmur canı nereye isterse oraya düşer. ve senin yapabileceğin tek şey, o bulutları zorlamak değil, payına düşen kuraklığı ya da bereketi göğüslemeyi öğrenmektir.” sanki hayat, her doğrunun bir ödülü, her yanlışın bir cezası olan adil bir laboratuvarmış gibi büyütüldük. içten içe bir yerde her şeyin görünmeyen bir hesap defteri olduğuna inandık. bir yere ne kadar emek verirsek oradan o kadar iyi bir sonuç çıkacaktı. ne kadar fedakarlık yaparsak o kadar karşılık alacaktık. ne kadar kendimizden kısarsak o kadar yaklaşacaktık istediğimiz şeye. sanki hayat, içine doğru malzemeleri kattığımızda aynı sonucu veren bir tarif gibi büyütüldük. çocukken bunun adı çalışkanlıktı. büyüdükçe disiplin oldu. sonra özveri oldu. sonra “kendinin en iyi versiyonu” oldu. ama bir türlü o ideal tarife ulaşamadık. hayatta bazen tüm varlığını ortaya koyarsın, ruhunu o masada bırakırsın ama masadan kalkarken elinde hiçbir şey kalmaz. … çünkü suçun bizde olduğuna inanmak, hayatın bazen tamamen kadersel ve kontrol edilemez olduğunu kabul etmekten daha kolay geliyor. kontrolün bizde olmadığını, ne yaparsak yapalım bazı kapıların asla açılmayacağını, bazı kapıların ise biz sadece önünden geçerken kendiliğinden ardına kadar açılacağını görmek içimizi eritiyor. her adımı hesaplanmış, her dakikası planlanmış o yarış atı hayatlarımızın ortasında, bazen sadece durup nefes almak ve o görünmez iplerin elimizde olmadığını teslim etmek gerekiyor. kendimizi bitirdiğimiz, hırslarımızın altında ezildiğimiz o kör noktada fark ediyoruz ki hayat bizim irademize her zaman biat etmiyor. bazen en çok isteyen değil, en az umursayan kazanıyor ve bu gerçeğin karşısında ne bir formül ne de bir teselli işe
Substack
Tony Robbins
"Neler söylediğin ve ne demek istediğindir, söylediklerinin arkasında durmandır."
Dik durmak
Bazen insanlar, geçmişte yapılmış bir iyiliği ya da kurulmuş bir yakınlığı gelecekte sınırsız bir hakka çeviriyor. Ben senin için bunu yapmıştım cümlesi tam da buradan doğuyor. Oysa geçmişte yapılmış bir şey, bugünde sonsuz erişim hakkı vermez. Daha önce yanında olmuş olman, bundan sonra her koşulda aynı yerde durmak zorunda olduğun anlamına gelmez. Çünkü insan ilişkileri sabit değil; canlıdır. Değişir, dönüşür, sınanır, yeniden şekillenir. Sınır koymak çoğu zaman ilişkiyi bitiren değil, aslında daha dürüst hale getiren bir şeydir. İnsan istemediği halde evet dediğinde, kapasitesi olmadığı halde yük aldığında, içinden gelmediği halde uyum gösterdiğinde dışarıdan sorun çıkarmıyormuş gibi görünebilir. Ama içeride yorgunluk, kırgınlık ve birikmiş öfke oluşur. Sonra bir gün o birikim çok daha büyük bir kopuş olarak geri döner. Bu yüzden zamanında konmuş bir sınır, geç kalmış bir patlamadan daha sağlıklıdır. Bir talebi reddetmek, bir insanı reddetmek değildir. Her isteğe açık olmamak, herkes için kötü niyet taşımak değildir. Bazen sınır, ilişkiyi korumanın tek yoludur. Çünkü insan ancak gerçekten verebildiği yerde samimi kalabilir. Zorla, suçlulukla, minnetle ya da geçmişin baskısıyla sürdürülen yakınlıklar ise bir yerden sonra içtenliğini kaybeder. Bizi en çok yoran şey, sınır koymanın hala ahlaki bir açıklama gerektiriyor olması. Oysa bazen tek gerçek şudur: istemiyorum. Yapamıyorum. Bana iyi gelmiyor. Benim değerlerimle örtüşmüyor. Şu anda buna yerim yok. Bu cümlelerin hepsi yeterince geçerli olabilir. İnsan her kararını karşı tarafın duygusal beklentisine göre vermek zorunda değildir. Bence olgun ilişki tam da burada başlıyor. Karşındaki insanın sana yakın olmasını istemek ama onun sınırına da saygı duymak. Destek görmek ama bunu sınırsız hak gibi yorumlamamak. Geçmişte
Substack
Her şeyden kaçmak isteyecek kadar tiksinti duyuyorum ama şu an durmak zorundayım. İnsan zorundaysa esirdir. Nazlı