İnsanoğlu, o muazzam kalabalıkların ortasında dahi, zaman zaman kendi içindeki o dipsiz uçurumun kenarında bulur kendini. Yapboz misali, hayatımızın ve kalbimizin noksan kalmış köşelerine birilerini yerleştirirken, çoğu vakit tablonun bütününe, o ilahi ahenge bakmayı ihmal ederiz. Gözümüzü kör eden şey, tablonun güzelliğinden ziyade, o boşluğun yarattığı tahammül edilmez sızıdır...
Aşk sandığımız o ilk feveran, aslında insanın kendi noksanlığıyla, kendi eksikliğiyle yüzleşmesidir. Bir misafir gelir, gönül hanemize kurulur. Bizler, yalnız kalma endişesiyle, yeniden yollara düşme yorgunluğuyla veyahut bir yere ait olma telaşıyla, o misafirin aslında o boşluğa ait olup olmadığını sorgulamaktan imtina ederiz. Yeter ki o anki korkularımız dinsin, yeter ki o soğuk boşluk bir nefesle dolsun isteriz. Oysa huzur-u kalp, korkunun gölgesinde yeşermez...
Yanlış parçayı o boşluğa zorla yerleştirdiğimizde, zahiren bir tamamlanmışlık hissi yaşarız.
"İşte," deriz, "beklediğim o ulvi ruh geldi. Lakin zaman, her hakikati gün yüzüne çıkaran o yegane ayna, bize tablonun ne denli uyumsuz olduğunu fısıldamaya başlar. O anın ne denli ağır bir yük olduğu gayet iyi bilinir. Parçanın oraya ait olmadığını görmek, cesaret ister. Ve daha da acısı, o yanlış parçayı yerinden çıkarmak murad edildiğinde, artık çok geç kalınmıştır. Zira o zoraki bağ, ruhumuzun dokusuna işlemiş, yanlışlık dahi olsa hikayemizin ayrılmaz bir cüzü olmuştur. Çıkarmak, kanatır, eksiltir...
Belki de o boşlukların, zorla doldurulmaktan ziyade, hürmetle ve vakarla taşınması icap etmektedir. Yanlış tamamlanmış bir surettense, asil bir noksanlık her daim daha kıymetlidir...
Hicazkar...