Bu kitabı okurken zaman zaman elimden bırakmak zorunda kaldım. Nefes almak için, düşünmek için, ağlamamak için. Çünkü Çöl Çiçeği, yalnızca bir kadının hayatta kalma öyküsünü değil, insanın içini acıtan evrensel bir gerçeği anlatıyor: Kadın bedeninin nasıl bir savaş alanına dönüştürüldüğünü...
Waris Dirie’nin anlattığı her sahne öylesine sade, öylesine doğrudan bir gerçeklikle yazılmış ki edebi bir eser okuduğumu değil de, birinin gözümün içine bakarak yaşadıklarını fısıldadığını hissettim. Bu bir anı kitabı ama bir romandan çok daha güçlü bir anlatımı var. Çünkü bu, birinin başına gelmiş değil, binlercesinin her gün yaşadığı bir şey.Henüz birkaç sayfa geçmeden, Waris’in çölde bir aslanla karşı karşıya geldiği sahnede boğazım düğümlendi. Bir çocuğun, korkudan çok yorgunluktan ve çaresizlikten ölüme razı olduğu o an, sanırım insanın ne kadar güçlü olabileceğini anlatan bir dönüm noktasıydı. Waris’in özgürlük için verdiği bu kaçış mücadelesi, kitabın tüm duygusal yükünü taşıyor.Ama beni en çok yaralayan ve içimde kalıcı bir iz bırakan bölüm, kadın sünnetiyle ilgili anlattıklarıydı. Kendi bedenine yabancılaştırılan bir kız çocuğunun, yıllar sonra bu acının kökenine inmeye çalışması… Bu sadece bir fiziksel şiddet değil, aynı zamanda bir ruh parçalanması. Onu okurken sadece Waris’in değil, susturulmuş bütün kadınların çığlığını duyar gibi oldum.Kitap ilerledikçe sadece bir acı hikaye değil, bir dönüşüm hikayesi okuyoruz. Londra sokaklarında temizlik yaparken bir fotoğrafçının keşfettiği o ‘çöl kızı’nın, moda dünyasında bir ikon haline gelişi, sadece şansla açıklanamaz. Waris’in azmi, kararlılığı, dik duruşu ve “ben buradayım” deyişi, her sayfada biraz daha büyüyor.
Bana kalırsa Çöl Çiçeği, bir kadının ‘kurtuluşu’nun çok ötesinde bir metin. Bir isyanın, bir farkındalığın, bir