O gün şöyle yazmıştı: “Nataşa’ya gittim. Sevincimden kabalık ettim, tatsızlık çıktı. Elden ne gelir. Yarın yepyeni bir yaşama başlıyorum. Geçmişim, elveda! Sürüyle anım var, şöyle bir toparlayamıyorum onları.”
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“...
- Anlıyorum, ama yaşam...
+ Ne olmuş yaşama?
- Başka şeyler ister yaşam.
Nehlüdof ablasının -gözlerinin, ağzının çevresinde küçük kırışıklıklar olsa da- güzel yüzüne bakarak,
+ Yapmamız gerekenden başka bir şey istemez bizden yaşam.”
Bunlar Nehlüdof’a bir gün okuldan dönen küçük çocuktan aldığı yanıtı anımsatıyordu. Nehlüdof yazı yazmasını öğrenip öğrenemediğini sormuştu çocuğa. “Öğrendim.” demişti çocuk. “Pençe yaz bakalım öyleyse.” Çocuk bir an duralamış, kurnaz, “Ne pençesi?” demişti, “Köpek pençesi mi?”
Amerika’da kölelik olduğu zamanlar şöyle demişti Toro: “Köleliğin yasalarda öngörüldüğü, savunulduğu bir ülkede dürüst insanlara en yakışan yer cezaevidir.”
Bu, hiç değilse yapmacık değil. Öteki yalancı. Dahası var, bunu yoksulluk düşürdü bu duruma; oysa öteki bu hoş, iğrenç, korkunç tutkuyla oynuyor, eğleniyor. Bu sokak kadını, susuzluğu iğrenme duygusundan güçlü olanlara sunulan pis kokulu, çamurlu bir sudur. Ötekiyse üzerine damladığı her şeyi hiç belli etmeden zehirleyen bir zehir.