• 《İnsan egosu geliştikçe, kontrolculuk ve baskı refleksi de ne yazık ki artar. Çünkü korku ve güvensizlik insan iradesini felç eder. Ego, bize olanın güzel olmadığını hatta üstüne üstlük gayet de kusurlu olduğunu söylemeye başlar ve böylece bizi teslimiyetten uzaklaştırır.

    Ego "Kim olduğunuz neye sahip oldugunuzdur" der bize. Sadece bunu sorgularız artık... Neye sahip olduğumuza odaklanır ve hep daha çok sahip olma çabasıyla hayatı sözde zenginleştirdirdigimizi sanırken aslında yoksullaşarak yaşar hale geliriz. Daha fazla mal mülk edinme çabasıyla çalışıp çırpınırken karşılığında sağlığımızdan, sevdiklerimize ayırdığımız zamandan, ilgilenemediğimiz yeteneklerimizi yitirmekten, körleşmekten kaçamadığımızın farkında bile olmayız. İşte bunun adı zenginleşirken yoksullaşmaktır. Günün sonunda hesap edecek okursak aslında hiçbir şeyin planladığımız gibi gitmediğini görürüz ama iş işten geçmiştir artık...
    "Ne kadar çok şeye sahip olursam, o kadar değerli olurum" inancı aslında egonun kötü bir şakasıdır insanoğluna.. Üstelik bedeli ağır bir şaka..

    "Daha fazla" algısı, korkunç bir tuzaktır.
    "Daha fazlasına sahip olarak mutlu oluruz" düşüncesi sahte bir oyundur, kötü bir aldatmacadır.
    Peki sonrasında ne olur ?
    Daha korkunç bir süreç başlar...
    Bu sahte oyunu devam ettirmek için başka bir aldatmacanın içine düşeriz ve sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri koruma kaygısı başlar. Çünkü kaybetmek, ölümden güçlü bir his olur bizim için... Ölümü kabullenmek mümkün gelir ama elindekileri kaybetmek dayanılmaz bir ıstıraptır.. Olağanüstü bir korku...

    Bu korkudan utandığınız bir dönem var mı diye sorarsan " Evet var"
    Ne zaman mı?
    Belki sevdiklerimizden birinin anı kaybı, belki bir hastalık, belki bir kaza gelir ve bize "Dur" der. "Dur ve düşün.. Sahip olduğunu sandıkların sahiden de senin mi ?"

    Bu kadar gecikmeden de egonun kurduğu tuzaklara gözümüzü açmamız, uyanmamız mümkün elbet. Bu yüzden hep derim ya hayat sadece kalple ya da sadece beyinle yaşanmaz. İşin sırrı ikisi arasındaki dengede gizli... Yaşam ustası, aslında bir denge ustasıdır ve bütün alanlardaki ustalık da bu dengeyle ilgilidir. 》
  • ... çünkü her düşün kırılıp döküldüğü bir dönemeç vardır...
    Fernando Pessoa
    Sayfa 152 - Can Sanat Yayınları
  • Kitap oku, insanları oku.
    Duyguları ve hisleri oku.
    Mevsimleri, günleri, ağaçları, gökyüzünü, canlıyı oku.
    Oku ve düşün.
    Düşün ve anla.
    Okuyarak, düşünerek anlayarak yaşa.
    Yaşa ve paylaş, paylaş ki iyilikler güzellikler çoğalsın, çoğalsın ki bu dünya güzel bir dünya olsun.
  • Kaos hayatimiza yön verir. Düsün ki, arabana binip yola cikmadan once paltonun ucunun kapiya sıkıstıgını gordun. Ne yaparsin? Kapiyi acar, paltonu ceker, kapiyi kapatir ve devam edersin. Bu surecte 5 saniye kaybettin. Koseye geldiginde bir kamyonla carpistin. Sonuc: Hayatin boyunca belden asagi felcli yasamak zorunda kaldin.
    Simdi de paltonun ucunun kapiya sıkısmadigini düşun. O zaman ne olur? Hemen yola cikip koseye 5 saniye once varirsin, degil mi? Kamyonun geldigini gorur, gecmesini bekler ve youna devam edersin. Kaos teorisi budur. Paltonin ucu kapiya sıkıstıgı icij tum hayatini etkileyecek 5 saniye kaybettin.
    kucuk sebep, buyuk sonuc.
  • sulanmış caddelere bakıyoruz: bugünün ikindisi
    buğular içinde yüzüyor ağaçlar
    sarı bir kedi yalanıyor uzun uzun
    ayaklarını gererek
    pespembe ayaklarının dibi
    ve güneş ufak ufak damlıyor üstümüze
    güneş ufak ufak damladıkça da
    yeni yıkanmış bir taşlık görünüyor aralık bir kapıdan
    boynunu uzatarak
    yeni yıkanmış her taşlığın sonu: göze bakmak
    biz güzü istemiyoruz, ama yaz dursun
    bir gündüzü eğirelim, diyoruz, eğrilmiş bir gündüzün sonu
    değil mi hayatın iplikleri, dokusu
    ama yaz dursun, öyle bir dursun ki yaz
    çiçekler ağaçlarda kalsın, uçurtmalar göklerde
    haziran temmuz ağustos
    birbirine sokulsun
    ne olur bu böyle olsun
    geçmesin, geçmesin onlarsız bir yaz
    açsın sıcak kollarını özlemlerine
    beklesin dursun.

    özlem ki bir başkasının özlemine tutkunluksa
    bir yerde hep aynı şeyi özlüyoruz
    ayaklarımız karıncalanıyor büsbütün
    büyük ayaklarımız, küçük ayaklarımız, ayaklığını yitirmiş ayaklarımız
    kanıyla ölçüüyor besbelli, kendi kanıyla
    kör karanlıkta, bir ayak büyüklüğünde kan
    iki ayak büyüklüğünde, üç ayak büyüklüğünde, ayak dizileri halinde
    ıslak betonların üstünden denize dökülüyor
    bir çavlan, bir şelale gibi coşarak değil
    usulca sessiz
    kıpkırmızı ve iniltiyle
    demek oluyor ki sarışın bir çocuğun ayaklarıdır deniz
    terlemiş yüzü, ıslanmış saçlarıdır
    ve demek oluyor ki; suçtur bir çocuğun olmak
    suçtur daha başka şeyler gibi
    ve düşün bir de, ya bütün o çocuklar seninse
    ister doğu beyazıtta karlar içinde büyüsün
    ister bir düzlükte tatvandan vana doğru
    ve isterse izmirin tenha bir semtinde
    kim ne derse desin, suçtur çocuğun olmak
    akarsuyunu kendi, denizini kendi yaratan bir çocuğun
    gittikçe kararan o kırmızılıktan
    ki biraz sonra paçaları kıvrık adamların
    çeşme suyuyla yıkayacakları
    su
    sağıtılmış gibi düşecektir gündüzün saydamlığından
    su
    utanmış gibi kayıp gidecektir
    geceyle gündüzün olmadığı bir zamandan.

    sulanmış ağaçlara bakıyoruz, bugünün ikindisi
    buğular içinde yüzüyor ağaçlar
    saat on haberlerini dinliyoruz
    alıştık, bütün haberleri dinliyoruz zaten
    önümüzdeki bir bardak su bile öyle derin ki
    dalıp dalıp gidiyoruz suya
    bakıyoruz da kocaman bir yıkıntı duvardaki çivi deliği
    ve ellerimiz masa örtüsünün püsküllerinde
    kapı tokmağı, çaydanlık
    divan örtüsündeki leke
    yerlerde kitaplar, gazeteler
    pencere camındaki çatlak
    pencere camından ufak ufak damlayan güneş
    ve en önemlisi konuştuklarımız
    değişen çizgiler yüzümüzdeki
    fincanı tutarken titremesi ellerimizin
    yani hayatın dokusunda ne varsa
    yeniden yaşıyor, yeniden kullanıyoruz sanki.

    özlem ki tutkunluktur bir başkasının özlemine
    dalgalı camın ardında büyüyerekten
    bir çocuk hızla geçiyor bisikletiyle

    EDİP CANSEVER
  • Güçten düştüğümü sezersen, beni uyarmayı düşün ve "Güneşi Uyandıralım" de.
  • Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız insanlar değildir.
    Cenâb-ı Hakkın zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler.
    Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün.
    Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın. Çünkü, meselâ sen "Elhamdü lillâhkelâm, milyonlarla büyük küçük Elhamdü lillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır.
    Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş.
    Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer.
    Eğer rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez.
    Sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!