Kadın olmak mali, fiziksel güçten daha farklı.
Ağır işleri öne sürüp ev işlerini küçük gören erkeklere sözüm var. Tamam. Sanayi, maden ve inşaat kadar ağır bir iş değil ama bir kadın için yorucu. O çocuklara bakmak falan da psikolojik olarakta yorucu. Bazı erkeklere bu işler kolay geliyor. Öncelikle her evde bulaşık makinesi yok. Elde ben bulaşık yıkıyorum. Her gün evi elektrikli süpürgeyle çekiyorum. Bazen de siliyorum. Her gün lavabo yıkıyorum ve el yıkama yerlerini de temizliyorum. Her gün gün içinde yere öğlen, akşam dökülen şeyleri de elektrikli süpürge hariç temizliyorum. Evi düzenliyorum. Neredeyse her gün çamaşırları asıyorum. Çamaşırları katlayıp koyuyorum. Akşam babam geliyor. Su istiyor. Tuz istiyor. Yemeği koydurtuyor bazen. Banyoyu, balkonları sadece ben yıkamıyorum. Yemekleri annem evdeyse ve yapacak haldeyse hep o yapıyor. Yaptığı yemek 3 öğün. Öğlen çocuklar yiyor. Ekstra yük. Bunlar da ev işi ve annem yapıyor. İki öğün bulaşığı da rahatsız olmazsa ve evdeyse o yıkıyor. Ben genelde 1 öğün yıkıyorum. Misafir gelirse 2 öğün yıkıyorum. Annem evde olmazsa, hasta olursa 3 öğün yıkıyorum. Üstelik annem evde olmazsa 2 öğün kesin olarak benim yemek yapmam gerekiyor. Bu hariç dolap temizliği var. Toz temizliği veya mevsimlik işler. Salça ve konserve işleri gibi. Bir de arada annem mantı dökme ve sarma sarma icadı çıkarıyor. İşler daha da artıyor. Sosyal hayat mı? Zor. İş yapmaktan dışarı çıkmaya az vaktim oluyor. Bir yere gezmeye de gidemiyorum. Akşam eve dönünce leş gibi bir evde oturmak istemiyorum. Sırf bu yüzden işe giremiyorum. Aile evinden çıkıp ayrı minik ev tutunca işim kolay olacak. O zaman ancak ev işleri kolay ve sosyal hayatım daha iyi olacak. Ama evlenmek ve aile evinde kalmak mı? Kötü. Asgari ücretle de çalışamam. Mutlaka ayrı eve çıkmak için atanmam gerekiyor. Bir kadın olmak bu yüzden zor.
1000Kitap
Keyfinin yerine gelmesini istiyorsan etrafındaki insanların iyi özelliklerini düşün. Örneğin, birinin enerjisini, bir diğerinin ihtiyatlı tavırlarını, bir diğerinin cömertliğini, bir diğerinin başka bir özelliğini düşün. Hiçbir şey etrafımızdaki insanların karakterlerine yansıyan erdemleri kadar güzel değildir, hele bir de hepsi bir aradaysa. O halde bu örnekleri her zaman aklımda bulundurmalıyım. Marcus Marcus Aurelius
1000Kitap
Reklam
Tegâbün Suresi'ni okurken kendime şu soruyu soruyorum: "Allah bu sureyle bana ne söylüyor?" Ve sanki ayetlerin arasından şu ses yükseliyor: "Ey kulum, aldanma." Tegâbün; kelime anlamıyla aldanışın ortaya çıkması, gerçek kazancın ve gerçek kaybın belli olmasıdır. İnsan dünyada kazandığını zannedebilir; malıyla, makamıyla, övgülerle,takipçileriyle, planlarıyla kendini başarılı görebilir. Fakat Benim katımda asıl soru şudur: Beni kazanabildin mi? Ey kulum, seni boşuna yaratmadım. Gökleri ve yeri hak ile yarattım. Seni de bir amaçla yarattım. Hayatın tesadüf değil; yaşadığın sevinçler de, kırgınlıkların da, kayıpların da Benim bilgim dâhilindedir.Ey kulum, başına gelen hiçbir şey Benim iznim olmadan gerçekleşmez. Musibet geldiğinde sadece "Neden?" diye sorma. Bazen dur ve "Allah bana bununla ne öğretmek istiyor?" diye düşün. Çünkü imtihan sadece acıyla değil; nimetle de olur. Ey kulum, ailen de, malın da, evlatların da bir imtihandır. Onları sev; fakat sevgilerin seni Benden uzaklaştırmasına izin verme. Hiçbir sevgiyi, Benimrızamın önüne geçirme. Ey kulum, gücünün yettiği kadar Benden sakın. Kusursuz olmanı istemiyorum. Samimi olmanı istiyorum. Düştüğünde kalk. Günah işlediğinde tövbe et. Ertelediğin iyiliğe bugün başla. Bildiğin hakikati yaşayabildiğin kadar yaşa. Ve belki de sureyi okurken insanı en çok titreten soru şudur: Ya ben de aldananlardansam?" Ya ömrümü dünyayı büyüterek geçiriyorsam? Ya ertelediğim her tövbe, geciktirdiğim her namaz, ihmal ettiğim her hakikat bir gün karşıma çıkarsa? Ya kazanç sandığım şeyler, aslında kayıpmışsa? İşte Tegâbün Suresi'nin kalbe saplanan tarafı budur: İnsan, kaybettiğini bilmedenyaşayabilir. Fakat bu sure sadece korkutmak için inmemiştir. Aynı zamanda uyandırmak, yönünü düzeltmek ve umut vermek için inmiştir. Çünkü
Büyük Birader vs. Nüfus Memuru: Distopyanın Şark Kurnazlığı
George Orwell, 1984’ü yazarken muhtemelen dünyanın en kusursuz, en korkunç ve her şeyi gören totaliter kabusunu dizayn ettiğini düşünüyordu. Tek bir düğmeyle geçmişi silen, insanı hiç var olmamış gibi yok eden bir 'Düşünce Polisi' ve 'Büyük Birader' mekanizması... Her şey çok steril, çok organize ve fazla ciddiye alarak kurgulamış. Oysa dönüp Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz başyapıtına baktığımızda, Orwell’ın o milyarlarca dolarlık fütüristik gözetim simülasyonunun bizim nüfus müdürlüklerinin ve bürokrasinin karşısında nasıl tel tel döküldüğünü görüyoruz. Orwell’ın distopyasında sistem seni yok etmek için devasa bütçeler harcar, ekranlar koyar, işkenceler yapar. Bizim yerli ve milli distopyamızda ise her şey çok daha tasarruflu: Bir nüfus memurunun mürekkebi bitiyor, kayıtlara "ölesi" yazılıyor ve tebrikler artık resmen yaşamıyorsunuz ! Ama iş vergi almaya, askere çağırmaya gelince sistem bir anda dirilip kapınıza dayanıyor. Winston Smith, varlığını kanıtlamak için sisteme karşı gizli bir direniş başlatırken Yaşar Yaşamaz, devletin bizzat kendisine "Yahu vallahi yaşıyorum, bakın etimle kemiğimle buradayım" diye rüşvet vermek zorunda kalıyor. 1984’te insanı hiçe sayan teknolojik bir soğukluk vardır Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’da ise insanı çıldırtan, trajikomik bir şark kurnazlığı ve bürokratik absürtlük. Biri 'Çift-Düşün' ile zihni ele geçirir, diğeri 'Bugün git yarın gel' ile iradeyi felç eder. Kısacası Winston Smith odasındaki gizli ekrandan kaçmaya çalışadursun, bizim Yaşar hapishanede devletin ona veremediği kimliği ve insanlık onurunu buluyor. Eğer Winston bizim vergi dairesine düşseydi, sistemin o felsefi ağırlığı altında ezilmek yerine sıra beklerken can sıkıntısından varoluşsal bir aydınlanma yaşar, Büyük Birader’e de "Acelen ne, bekle Firuze"
Duygu ve Düşünce
Ezginin Günlüğü Pir Sultan kızıyım ben de Banazda Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivasta Dar ağacı ağlar, Pir Sultan deyi, deyi Yıldızdır yaylası dost, Banazdır köyü Dost hey dost, dost hey dost Yaz bahar ayında medet dolanır suyu Sularda ağlaşır hey dost, Pir Sultan deyi Aradım eski hayalleri Vakitsiz geçip giden trenlerde Sevgili arkadaş yüzleri Dünya inan ki bildiğin gibi degil cocuk Geceydi ay vardi, bütün hayatımız Uzak bir yıldızdan düşmüş gibiydi Dilimde bir genclik sarkisiyla Aradım eski hayalleri Dünya inan ki bildiğin gibi değil cocuk Bir dümensiz sandal, belki oyuncak bir kayık Leyla sensin, sevdiğin hayal değil cocuk Eski bir sevdadır akıntıya karsı yolculuk Uzun bir yol vardı, nehir boyunca Derin yamaclardan daglara dogru Bir cocuk bulutlara cıkardı Gördüğü düşün kanadıyla
Müzik
Enver Paşa, Türkmenistan’da bulunduğu günlerde Naciye Sultan’a yüzlerce mektup yazmıştı: “Ah! Naciye beni unutma, sev ve sadık kal. Düşün ki yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor... Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın?" Napoleon Bonaparte, İtalya Seferi sırasında Josephine’e yazdığı bir mektubunda şöyle diyor: "...Beni seviyor olsaydın günde iki mektup yazardın ancak bunun yerine senden sadece dört günde bir mektup alıyorum... Hoşça kal Josephine! Alt edemeyeceğim zebanim..." - Kat'î bir şekilde söylenebilir ki tutkulu askerlerin aşkları da tutkulu oluyor. Napoleon’un “günde iki mektup” beklentisi, Enver’in “beni seviyor musun? Bana sadık mısın?” soruları, yüz binlerce askerden oluşan devasa orduları komuta ettiklerine inanmayı güçleştiriyor ama aslında bu mektuplar, hem onların insani yönlerini ortaya koyuyor hem de savaş meydanlarında sayısız askerin hayatından sorumlu olan adamların bile aşkta tek bir kadının onayına muhtaç oldukları gerçeğini gözler önüne seriyor.
Reklam
Reklam