• 240 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitabı İstanbul okuma grubu etkinliği kapsamında kafamın içinde sis-pus karışık şekilde okudum. Bu yazı bir inceleme olmaktan ziyade düşüncelerimin silinmemesi için kendime aldığım notlardır.

    Unamuno varoluş felsefesinin temsilcilerinden biri. Peki nedir bu varoluşçuluk biraz bunu açıklamak, sonrasında ise kitap hakkında kavramlardan yola çıkarak birkaç fikrimi ve okurken ki hislerimi paylaşmak istiyorum. Kitabın konusunun detayına ve karakter analizlerine değinmeyeceğim.

    Varoluşçuluk; varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu daha sonra tavır ve tutumlarıyla, davranış ve eylemleriyle kendisini, sürekli olarak yarattığını, biçimlendirdiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen bir felsefi akımdır.

    Örneğin;
    Jean Paul Sartre, her nesnenin bir özü, bir varlığı vardır der ve kendisi olarak var olma ve kendisi için var olma durumlarından bahseder.
    Soren Kierkegaard insanın ezici bir varoluşun, kaçınılmaz bir yazgının, bir iç sıkıntısının esareti altında yaşadığına değinir.
    Martin Heidegger ise var olmak nedir sorusunun cevabını sadece insanın kendisinde bulabileceğini söyler.

    Çoğu düşünürün kendine sorduğu sorular vardır ve bunları kendilerince cevaplamaya çalışmışlardır. Unamuno da sis adlı eserinde ''varoluşu'' kendisi için ''çelişkiler'' ile karmaşıklığı ''karıştırmak;'' şeklinde bir izaha girmiştir.

    Kitap konu itibariyle şu şekilde ilerliyor, aylak denebilecek bir adam olan Augusto Perez’in bir gün yolda Eugenia’yı görüp ona karşı kalbinde bir aşk duygusu hissetmesi ve bunun neticesinde çeşitli kavramları sorgulamaya başlaması ile devam ediyor. (Başta belirttiğim gibi konu hakkında çok fazla detaya girmeyeceğim ve kendimce önemli bulduğum sorgulanan kavramları dile getireceğim.)

    Varoluştan kuşkulanma, özgür istenç, toplumdaki ve insanın kendi içerisindeki kuşku, ruh bilim, ritmin insana etkisi, insan-hayvan hayvan-insan arasındaki ilişki, yaşam üzerine sorgulamalardan bahsediliyor.

    ‘’Yaşam sandığından çok daha karmaşık.’’
    ‘’Yaşam da bir oyun mu, değil mi?’’
    ‘’Yoksa bir eğlence mi?’’
    Gibi birçok soru mevcut kitapta.

    Tanımak, affetmek, bağışlamak, aşk kavramı, sezinlemek, kuşkulanmak, sıkıntı, kafanın içinde gerçekleşen çeşitli sisli görüntüler, yeni doğan günün getirileri, aşkın kaybettirdiği oyunlar, annesi ile olan ilişkiler, evlilik olgusuna karşı hayranlığı varan istenç, önseziler, hafif bir anarşizm… Unamuno’nun diliyle Augusto’nun sorguladığı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Bir bölümde hafif bir feminizm dokundurması da mevcut. Augusto, Eugenia’ya aşık olduktan sonra tüm kadınlara aşık olabildiğini, adeta ruhunun açıldığını duyumsuyor. Bunun neticesinde beynine, kalbine ve midesine hitap eden üç kadın üzerinden psikanalitik bir tahlil yapmayı kafaya koyuyor. Ancak kendisinin deney faresi olduğunu geç fark ediyor.

    Kitaptaki karakterlerden olan Victor Goti öncelikle önsöz bölümünde karşımıza çıkıyor. Ve Unamuno karaktere önsöz yazdırarak ilerleyen süreçlerde çok daha farklı şeylerin olabileceğinin mesajlarını veriyor. Victor ile Augusto’nun aralarındaki sorgulamaya dayalı diyalogların, köpeği Orfeo ile olan mono-di-yalogların bulunduğu ve benim sonlarına doğru olan ''şaşırtmaca''larla sevdiğim bir eser oldu sis. Aşk-müzik-yemek-uyku dörtgeninin çevresinde dönen hayatı ve hayatı anlamlandırmaya çalışan bir birey olgusunu anlatıyor.

    Dile getirmek istediğim bir diğer husus ise, karakterlerin fiziksel özelliklerinin, içerisinde bulundukları mimari mekanların hiç tasvirinin yapılmamış olması. Sanırım bu özellikle tercih etmiş olduğu bir tarz ve kitapta yer alan içerisi ve dışarısı şeklinde tanımlanan mekan olgusu benim kafamda düşünsel olarak kafanın içi ve kafanın dışı şeklinde bir iz bıraktı.

    Son olarak ise kitapta vuku bulan ve birkaç yerde de bahsi geçen intihara ve bunun neticesinde intiharın çeşidine değinmek istiyorum.
    Emile Durkheim’ın intiharın ortaya çıkması ile ilgili çeşitli araştırmaları var ve toplumsal nedenlerden önce toplumsal olmayan nedenler üzerinde durur ve intiharı 4 çeşit olarak kategorize eder. Bunlardan ilki toplumsal bunalım sonucu, toplumun yapısında meydana gelen değişikliklerin bireyin yaşam biçiminin değişmesi sonucunda gerçekleşen anomik intihar, ikincisi anomik intiharın zıttı, bireyin üzerinde baskı yapan kuralların katılığından kaynaklanan fatalist(kaderci) intihar. Kaderci intihara örnek olarak köleler gösterilebilir. Bir diğer çeşit bireyin bağlı olduğu din, politik zümre, aile tarafından korunulmamış olmasından kaynaklanır. Toplumsal bağların gevşek olduğu, bireyin kendini yalnız ve mutsuz hissetmesi durumunda gerçekleşir ve bencil(egoistic) intihar şeklinde tanımlanır. Dördüncü intihar çeşidi ise bireyin toplumdan koptuğu, yalnız hissettiği zaman değil, topluma çok bağlı olduğu zaman ortaya çıkan elcil(altruistic) intihardır. Örnek olarak Hindistan’da eşi ölen kadınların, eşlerinin cenazesinde kendilerini yakmalarını gösterilebilir. Bir nevi toplumdaki görevi, ödevi yerine getirmektir ve hayatın anlamını yitirmesi durumu yoktur.

    SİS’te karşımıza çıkan ise bencil intihar olmakla birlikte , hepimizin ölecek olması durumunun da üzerine basılarak vurgulanması toplumsal bir hissiyat bıraktı ve çok çok az da olsa elcil intihar olarak da sayılabilir diye düşünüyorum…

    Çevremizi görmemize engel olacak kadar kalın bir su buğusu olan ‘’sis’’in düşüncelerinizi bulandırması ve düşünsel ufuk açması dileklerimle.

    Keyifli okumalar..