• 248 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    “Hadi aklından geçenleri söyle, bak ben senin için buraya geldim, seninle milyonlarca yıl bir ömür sürmek için bugüne uyandım; hadi durma gözlerime bak ve bizi birbirimize bağlayacak o büyülü sözleri söyle. Dercesine gözlerime baktığını hissettim. İşte o an bu olayın tesadüf olmadığını, en büyük tesadüflerin bile hayranlıkla diz çökeceği, itaat edeceği ilahi bir rastlaşma olduğunu anlamıştım. Adeta göklerde alınmış bir karar gibiydi.”
    (Hiçbir şey tesadüf değildir bana göre de, kaderin bizlere ne göstereceğini bilemeyiz. Yüce Allah yazdıysa bunun ötesi berisi olamaz… İzmit’te ki 99 depremini hatırlamak yüreğimi dağladı  o günleri hatırladım da bizde bir yakınımızı kaybetmiştik, oraya askerlik arkadaşının düğününe gitmişlerdi ve eşi Uzunköprü’de ki herkese biz balayına gidiyoruz diye takılmış. Kadın deprem olurken çıktığı halde tekrar içeri girmiş eteğini almak için, çıkarken başına kiriş düşmüş  . 99 depreminden sonra yazarımızın ailesinin Çorlu’ya taşınmış olması ve Ümit beyin de buralarda bulunmuş olması güzeldi. Kuzey’in kreşteki yıl sonu gösterisine annesinin o hasta hali ile gitmesi o küçük yürek için ne büyük bir mutlulukmuş. “Bak benimde annem var” deyişi yüreğimi bir tuhaf yaptı ve gözlerim doldu…)

    “Aç gözlü iradesiz ve maymun iştahlı insanoğlunun bu hayatta muhtaç olduğu tek şeyin aslında sağlık olduğunu anlamıştım. Kaçımız sihirli bir lamba bulduğunda içinden çıkan cinden sağlık ister ki? Kimin aklına sağlık gelir? O esnada maddiyatın dışında sonsuz bir yaşam dilerken, sağlıklı sonsuz bir yaşam dilemeyi unuturuz.”
    (Evet çoğumuz bunu hiç düşünmüyor… Her şeyin başı sağlık… Hiç hastalanmayacakmışız gibi yaşıyoruz bir çoğumuz… Bu arada Duygu’nun hastane odasında hasta halinle bile kitap okumasına hayran kaldım. Emboli attığında hemen dayımın kızı Sedef’i hatırladım yine, onun da ciğerlerine emboli atmış ancak anlayamamışlar. Kendisi hamile idi ve 19 yaşında bir çiçekti kızımız. Doğumuna 15 gün kalmıştı ve doğum geldi sanmışlar, bayılmış emboli atınca ve sezaryene almışlar. Sonrasında 15 gün yaşadı ve vefat etti 2010 da )

    “Kapımızdaki düşman, en sağlam kalelerimizi acımasızca zapt ediyor ve o kalelerin içinde değerli bir maden gibi saklı tuttuğumuz umutlarımızı hunharca katlediyordu, köleleştiriyordu, avuç açtırıyordu, insanı güçsüz kılıyordu, önümüzde duran devasa bir duvar gibi geleceği görmemize engel oluyordu. Zaman; zaman artık Duygu’mu parça parça alıyordu benden.”
    (Çok acılar yaşamışlar hastalık döneminde ve okurken bende parça parça oldum… Duygu’nun hastanede yaptığı yemek ve pirinç pilavından sonra, Duygu pirinç pilavını çok güzel yapardı dediğinde düşündüm birden acaba benim ardımdan sonra da bu cümleyi kurarlar mı dedim. Ben de pilav yapmasını çok seviyorum ve güzel olduğunu söylüyorlar…)

    “Duygu’m; biraz tanıdık, biraz yabancı, cennetini valiz gibi tutuyordu elinde, gitmek için ısrarcı, gün sayan bir konuk gibiydi dünyada.”

    “Murat hoca, beni kucaklamak istercesine kollarını açtı.
    ‘Olmadı Ümit.’ Dedi.”
    (Bu satırda hemen kitabı kapattım, o anda öyle bir refleks ve sonrasında gözyaşlarımı tutamadım. )

    “Bir ordu ne kadar güçlü, dirayetli ve kalabalık olursa olsun, silahsız ve mühimmatsız girdiği savaşı asla kazanamaz. Bizim silahımız ve mühimmatımız da bağışlanacak olan organlardı.”

    (Yazarımıza teşekkür ediyorum, bu eser ile farkındalık yarattığı için de tebrik ediyorum. Eseri okumayı bitireli saatler oldu ancak ben halen onları aklımdan çıkaramıyorum… İnsanlara büyük dersler vermiş eserde, çoğu yerinde empati kurdum. Ben hastanede refakatçi oldum ancak bu kadar ağır hastalıklar olmadı. Bağırsak rahatsızlığı geçiren yeğenim oldu, ama hastanede bekleyemedim, orada yaşananlara şahit olmadım ama gencecik oluşu içimizi dağladı. Bağırsaklarında bölge bölge çürüme varmış direk Edirne’ye fakülteye yatırdılar. Ameliyat üstüne ameliyat… Çok dualar ettik. Bağırsağında belli bir cm de olması gerektiğini 2003 yılında öğrenmiştik. Doktor tıbben ölecek ya da bitkisel hayat gibi olacak demiş. Sonrasında bir şey denemek istemiş ve ameliyatta ucu ucuna bir yapıştırma denemiş. Nasıl olsa ölecek, en azından bu uygulamayı deneyelim şu milyonda bir yaşama şansı olur belki gibi… Yeğenim iyi oldu, okuyup öğretmen oldu evlendi ve çocuğu oldu. Her hasta bu şansı yakalayamıyor tabi ki … Epeyce uzun bir yorum oldu ve aldığım notları yoruma yazamadım. Görsellerdeki notları da okursanız mutlu olurum. Sağlıklı mutlu günler diliyorum.)
  • ... sevdiğimiz birinin acı çektiğini gördüğümüzde, yüreğinin alev alev yandığını hissettiğimizde, onlara karşı ördüğümüz duvar yıkılır.
    Stefan Zweig
    Sayfa 11 - Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor
  • "Duvarı yıkacak gücüm yoksa, onu yıkmak için kendimi paralayacak halim yok tabii ki, fakat önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim."
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Sevgili Sabahattin Ali her şeyi çok güzel özetlemiş: "Tahammül sınırım çoktan aşıldığından beri insanlarla daha az görüşmeye, hislerimi açmamaya ve tuğla tuğla duvar örmeye başladım, beni sıkıntıya sokacak insanları ve durumları elimin tersiyle ittim, pişman değilim."
  • Kalbin mola ister arada, aklından
    Damarlarında sıcak sitemler bir duvar örer
    İçinden zamana dur demek gelir o an..
    İzin veremezsin bir daha kalbine,
    Aklın kazanır ve biter.!
  • Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye;böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orada hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak.
  • Yeni Cami. Burası mütiştir. Daha ilk adımda, alandaki keşmekeş kalabalık, arabalar, kornalar geride kalıverir. Bunların içeriye rağbeti yoktur. Ve bir kuvvet bunları her çeşit amacı ve anlamı ile alıp yerin dibine geçirir, artık duymazsın. Caminin kapısında o kalın, deri kaplı ağır perde elini uzatana bir tül kadar hafiftir. İçeriye adımını atarken seni bir an kendisi ile duvar arasında sıkıştırır. Kolun tersine döner gibi olur. Omzunu zahmetle içeriye alırsın. Her seferinde böyle olmasından anla ki bu yaptığı boşuna değil. Bunda bir kontrol bir hazırlama vardır. Senin, üzerine serpilmiş ölü toprağı ile girmene gönlü varmaz. Ondan arındırır. Ve içeriye ağzının etrafındaki, yanaklarındaki çepeller henüz yıkanmış, sekiz dokuz aylık bir çocuk yüzü gibi pırıl pırıl girersin.