"Duvar yıkıldığında, oradaydım, Berlin'de. Önce şaşkınlık, sonra kuşku, sonra korku, sonra çözülme. Sizler burada uzaktan izlediniz. Ben, biz içindeydik. Teslim olan Bükreş'i gördüm, Moskova'yı, Prag'ı gördüm. Çözülmeyi, dağılmayı, çöküşü yaşadım. Çöken sistemin bütün yanlışları, suçları, cinayetleri üstümüze yükleniyordu. Bir zamanlar onur ve gururla taşıdığımız kimliklerimizden utanç duymamız için her şey yapılıyordu. Sonra inkâr fırtınası başladı. İnsanlar, insanlarımız, o güne kadar savunup inandıkları, uğruna yaşayıp uğruna ölümü göze aldıkları ne varsa hepsini inkâr etmeye başladılar. Sorgulamaya bile gerek görmeden, kimliklerini yok ederek, adeta intihar eder gibi, tüm doğrularına yanlış dediler. Ve bunu ne kadar acımasız ne kadar acıtarak yaparlarsa, kendilerini o kadar arınmış hissettiler. "Belki sormam bile gerekmiyor ama, ya sen? Sen inkâr edemezdin. Ben nasıl dönemezsem, sen de dönemezdin."
"Dönmek tam nedir bilmiyorum. Karşı safta yer alsa, hayır, bunu yapamazdım. Ahlaki açıdan falan değil. Karşı safın daha namussuz, daha acımasız, daha çirkin olduğunu bildiğim için. İlk zamanlar dayanamayacağımı sandım. İnsanın etik tutarlılığının intiharı gerektirdiğini düşündüm. Her şeyin bulanık, belirsiz olduğu ilk günler geçince, özellikle Doğu Almanya'da bir intihar dalgası yaşandı. Daha sonra Batı'ya da sıçradı. Tanıdığım yaşlı bir Alman komünist işçi vardı. Onu hiç unutmuyorum. Kendini çöp öğüten makinelerden birine attı. İnanılır gibi değil, ama yaptı bunu. Bir cinnet anındaydı kuşkusuz. Ama biçimi ne olursa olsun, o da benim gibi, intiharın tutarlılık olduğunu düşünmüştü. Çevremde dostlarım, yoldaşlarım, partili arkadaşlarım bir bir teslim oluyorlardı. Bir zamanlar gururla, bir üstünlük ve namus belgesi gibi taşınan rozetler, bayraklar, parti üyelikleri,