Kedilere ve felsefenin sınırlarına dair daha yüksek bir kavrayışı ise, " Ben kedimle oynarken, benim onunla değil de onun benimle vakit geçirmediğini nereden bileyim?" diye yazan Michel de Montaigne sergiliyordu.
Acı çekilir ve unutulur, sonra yaşama sevinci geri döner. Kediler yaşamlarını sorgulama ihtiyacı duymazlar, zira hayatın yaşamaya değer olduğundan şüpheleri yoktur. Felsefenin nafile yere dindirmeye çabaladığı bitmez tükenmez huzursuzluğun kaynağı, insanın özbilincidir.
Bir hikâye, mesela kitaplarda olduğu gibi, bir yaşam anlatısından fazlasıysa; insanın arzusunu, korkusunu, anlam arayışını keşfe çıkıyorsa o zaman âdeta büyüleniyorum. Anlatılanların iki kat anlam taşıması, yani yalnızca belli bir varoluşla değil, aynı zamanda bütün bir kültürde- söz gelimi 1. Dünya Savaşı öncesi Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nda- meydana gelmekte olan paralel bir süreçle ilgiliyse bu beni mest ediyor.
"Cehalet ve batıl inançlar söndürülmesi güç bir ateş gibi yayılıyor. Dinî liderler kendi pozisyonlarını güven altına almak için bu ateşi körüklüyorlar."